Apaçık Radyo’nun 23. Radyo Şenliği Devam Ediyor!


Dile kolay, tam 30 yılı geride bıraktık. Üç on yıl boyunca her sabah radyolarımızı aynı heyecanla açtık; hayatı, müziği ve müştereklerimizi paylaştık. Aynı ses etrafında buluştuk, aynı muhabbeti çoğalttık. Bu uzun yolculukta karasal yayın lisansımızın iptal edilmesiyle zorlu bir süreçten geçtik. Ancak sizlerin sarsılmaz desteği sayesinde yayın yolculuğumuza Apaçık Radyo adıyla aynı bağımsız ruhla devam ediyoruz.





Bugün dünya ne yazık ki savaşların ve iklim krizinin ağır gölgesinde, her zamankinden daha karmaşık bir dönemden geçiyor. Böyle zamanlarda birbirimizin sesini duymaya, gerçeği savunmaya ve iyiliğe dair bir nefes almaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Tam da bu yüzden, buluşmanın, birbirimize ses vermenin ve dayanışmanın değeri daha da büyüyor.





30 yıllık bu topluluk radyosunu hep birlikte ayakta tutmak, puslu havalarda birbirimize yol arkadaşlığı etmek ve bu müşterek muhabbeti canlı tutmak için sizleri de geleneksel buluşmamıza davet ediyoruz.










Radyo dinleyicilerinin ve hepsi gönüllü programcılarının yanı sıra ülkenin önde gelen sanat, kültür ve edebiyat insanlarının seslerini de bol bol duyacağımız 23. Radyo Şenliği, web sitesinden ve Apaçık Radyo’nun mobil uygulamalarından takip edilebilir. 






Sıkıysa Paylaş:

Bu da Nesi? Ari Alpert_OSMAN_OBEY_shepardfairey


New York'ta mor renkle belirtilen tek metro hattı 7 ile Queens'den Manhattan'a doğru giderken yolun ortalarında tren yerüstüne çıkar. Dalgın dalgın camdan bakınırken binaların duvarlarındaki rengârenk, heybetli denecek bir ağırlığı olan grafitiler gözünüzün önünden hızla geçer. Her defasında hayranlıkla bakakalır insan, ama güzel bir kareyi sabitleyecek kadar hızla fotoğraflarını çekmek kolay değildir. Hep, bir dahaki sefere diyerek başınızı gazetenize gömersiniz. Graffitilerin kimileri öyle büyüktür ki, kimileri ise yükseklerde. O yükseklikte, o tuhaf yerlerde bunları kimler yapar, ne zaman yapar, nasıl yapar?.. Sonra Manhattan'dan Brooklyn istikametinde binilen L treninden Bedford Avenue istasyonunda inildiği anda başlayan çıkartma deryası.
 

Daha istasyonun içinde rengârenk, irili ufaklı çıkartmalar kendini göstermeye başlar. Sokağa çıkar çıkmaz gördüğünüz ilk duvardan başlayarak, hiçbir elektrik direğinin, kenar köşenin boş bırakılmadığını fark edersiniz. Birinin üzerinde George Bush'un gülümseyen yüzü, altında kocaman "MORON" yazıyor. Ya da şiddetle yükselen kırık bir kalp. Akla gelmeyecek türlü türlü resim ve yazı.
 

Sonra birisi tutup tahta elektrik direklerinden her birinin üzerine üşenmeden tek tek gazlı kalemle "family", aile yazmış. Bu ne demek? Bunları kimler yapıyor? Ve orda burada kare içine alınmış tuhaf bir adam kafası. Bir tuhaflığı var, gözden kaçması mümkün değil. Bu da nesi?
 
Aerosol sanatı..
 
Shepard Fairey çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Güney Carolina'da geçirdi. Punk ve kaykay merakı onu bu kültürün parçası olan görsel tasarımlarla karşılaştırdı. Bulunduğu ücra şehirde Sex Pistols tişörtleri ya da kaykay çıkartmaları bulması imkânsızdı. 14-15 yaşlarındayken kâğıttan şablonlar kesip sprey boyayla kendi punk-rock tişörtlerini yapmaya başladı. Sanat eğitimi aldığı üniversite yıllarında yolu New York'a düştü. Boyanması bir yana, tırmanılması bile imkânsız gibi görünen duvarlardaki grafitiler onu da büyülemişti. "Pervazlarda cambazlık yapan bu adamların derdi ne?" diye düşündü. Karşılığında para almıyorlar. Aksine ceplerindeki bütün parayı boyaya yatırıyorlar. Aeorosol sanatı adına. İsimlerini de kimse bilmiyor. Ama hepsi birer efsane. Fairey durumun efsanevi tarafını fark ettiğinde hayatını belirleyecek yol da çizilmiş oldu. Yaz tatili geldiğinde ailesinin yanına dönmek yerine New York'ta bir kaykay dükkânında saatte 4 dolardan tezgâhtarlık yapmaya başladı. Kiralık odasının zemininde baskı tekniğiyle yaptığı korsan tişörtleri el altından satarak yaşamını sürdürüyordu. Dükkândaki marka tişörtler dururken, bunlar kapış kapış gidiyordu.
 
"Andre the Giant"...
 
Bir gece yine odasında baskı yaparken yanındaki arkadaşının canı sıkılmaya başlamıştı. Fairey ona baskı tişört yapmayı öğretmeye karar verdi. Arkadaşı ne yapacağına karar veremeyince beraber gazeteleri karıştırmaya başladılar. Karşılarına "Andre The Giant", "Dev Andre" lakaplı güreşçinin resmi çıktı. Arkadaşı bu fikri çok saçma buldu.  Fairey de onunla dalga geçiyordu; "Ne diyosun oolum, olay bu işte. "Andre The Giant", budur olay." "Andre Çetesi çıkartmaları yapıp her tarafa yapıştırıcaz. Kimse ne olduğunu anlamayacak. Millet dükkândaki çıkartmaları yağmalıycak.  Bize nedir diye sorucaklar, biz de diycez ki, yapma be oolum, Andre'nin Çetesi'ni bilmiyo musun?.. Hadi ordan!"
 
Arkadaş arasında bir espri olarak başlayan hikâye zamanla gerçeğe dönüştü. Fairey, Andre'nin fotokopi çıkartmalarını yapıp yakın arkadaşlarına dağıttı. Her yere yapıştırmalarını ve nereden bulduklarını hiç kimseye söylememelerini istedi. Kısa süre sonra markette dolaşırken bile insanların "Andre The Giant"tan bahsettiklerini duyuyordu. "Bu da nesi?" "Bi kültmüş." "Yok hayır. Kült falan diil. Bi müzik grubu bu, ben dinledim." İnsanların tepkileri Fairey'e eğlence olsun diye yaptıkları bu işin bir yandan da psikolojik bir deney olduğunu düşündürdü. Dört blok aşağıda görenler "Oolum bunlar her yerde" diyor, Fairey'in bir saat ötede, Boston'da yapıştırdıklarını gören gençler ise iyice heyecanlanıp "Manyak bişey, bütün ülkeye yayılmış" diye atıp tutuyorlardı. Kısa bir süre sonra taklitler ortaya çıktı. Başkaları Fairey'den önce davranarak "Andre The Giant"ın farklı versiyonlarını yapıp oraya buraya yapıştırmaya başladılar. Ve sonunda "Andre The Giant" sadece bütün ülkeye değil, dünyaya yayıldı.
 
Shepard Fairey çıkartma harekâtında kararlı ve ısrarcı olmanın bir zorunluluk olduğunu söylüyor. Bütün çıkartmalar arasında ise en sık sökülenin "Andre The Giant" olduğunu fark etmiş. Fairey'nin bir arkadaşı, ailesine ait bir dükkânda çalışıyormuş. O, vitrinin köşesine her gün düzenli olarak bir Andre çıkartması yapıştırırken ailesi de düzenli olarak her gün çıkartmayı söküyormuş. Olayın asıl sorumlusunun kendi oğulları olduğundan şüphelenen Yahudi aile bu çıkartmanın Anti-Semitik bir örgütün eylemi olduğu düşüncesiyle polise haber vermiş. Bu ve benzeri olaylar karşısında Fairey kendi başına bir anlam ifade etmeyen ve merak uyandıran bu çıkartmanın insanların korkularını, ve komplekslerini ortaya çıkardığını fark etmiş.  Yani insanların bilmedikleri, açıklayamadıkları şeylere korkuyla yaklaştıklarını. Zamanla, biraz tesadüf, gözlem ve vizyonla "Andre The Giant" projesi başlı başına bir sanat hareketine dönüşmüş.
 
İtaat et!
 
Projedeki ikinci önemli adım "OBEY" yani "itaat et" sözcüğü. Fairey, John Carpenter'ın "They Live" adlı korku filminden etkilenmiş. Bu B filminde uzaylılar dünyayı ele geçirmiş, fakat insanlar bunun farkında değiller. Uzaylılar insanları kontrol etmek için reklamların içinde gizli mesajlar veriyorlar. Ancak özel bir gözlük ile bu mesajlar görünür hale geliyor. "Tanrı paradır, tüket, uyu, televizyon seyret, satın al, itaat et." Bu noktada Fairey "itaat et" sözcüğünü çalışmalarına dahil etmiş. Bugün Andre çıkartma ve posterlerinin çoğunda "OBEY" sözcüğü kullanılıyor. Sözcüğün kendisi de zamanla bir logo haline gelmiş. Fairey bu sözcüğü seçerken insanların "Kahrolsun sermaye, devletten nefret ediyorum" diyerek içinde bulundukları sistemden şikâyet ederken aslında ne kadar itaatkâr olduklarıyla yüzleşmeleri fikrinden yola çıkmış:
 
"İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylememin doğru olmadığını hissediyorum. Çünkü herzaman haklı olmayabilirim."
 
"Amerikan hükümeti sahte bilgiler sızdırıyor. Medya ise bir sonraki büyük vurgunu yakalamak için zaten her şeyin üzerine atlamaya hazır, o yüzden olay su yüzüne çıktığında o bilgiler yanlış bilgiler oluyor. Ama onlar önceden yanlış verdikleri haberi düzeltmek yerine bir sonrakinin peşine düşüyorlar. Benim amacım insanların her şeye biraz şüpheyle yaklaşmalarını sağlamak.  Bir yandan sanatımı ortaya koymak da beni eğlendiriyor." Savaşın terörizmi beslediğini söyleyen Fairey de teröre karşı savaş olgusuna pek ısınamayanlardan. Amerika'nın Irak'a saldırısıyla ilgili olarak yaptığı afişte George Bush'la, Adolf Hitler ve Nazi ikonografisini bir araya getirmiş. Ama projeyi bir anlamda da apolitik tutmaya çalışmış. Afişte taraf belirten bir yorum yok. Fairey insanların bunun ne anlama geldiğini düşünerek kendi yorumlarını yapmalarını istiyor. Öte yandan kendini tam bir aktivist olarak da görmüyor. Akitivistlerin şehitlik sembolizmini kendine yakın bulmadığını söylüyor. Ve ekliyor: "İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylememin doğru olmadığını hissediyorum. Çünkü her zaman haklı olmayabilirim."
 

 
OBEY ürünleri çoğunlukla siyah, beyaz ve kırmızı renklerden oluşuyor. Amerika'nın en yaygın fotokopi mağazası Kinko'daki makinelerin sadece bu üç renkte baskı yapabilmesiyle gelişen durum, zamanla OBEY'i tanımlayan özelliklerden biri haline gelmiş. Fairey çalışmalarında görsel sanatçı Barbara Krueger'in işlerinden, "Merhaba, benim adım ..." formatındaki klasik çıkartmalardan ve Sovyet propaganda çalışmalarının görselliğinden etkilenmiş.

 
OBEY çıkartma kampanyasının aslında fenomonoloji alanında bir deney olarak görülebileceğini söylüyor.
 
OBEY manifestosu...
 
Fairey'nin bu konuda yazdığı bir de manifestosu var. Onun tanımına göre fenomonoloji insanların gözlerinin önünde olduğu halde karanlıkta kalan, fazlasıyla alışıldığı için soyut gözlemle suskunlaştırılmış şeyleri açıkça görebilmelerini sağlamayı hedefliyor. OBEY çıkartmaları insanlarda merak uyandırıyor. Çünkü kimse aslında bir ürünü satma ya da tanıtma amacı taşımayan, özellikle de amacı belli olmayan afiş ya da çıkartmalar görmeye alışkın değil. "Andre The Giant" çıkartması da 2 metre 25 cm. boyunda, 235 kilo ağırlığında bir güreşçinin resminden yola çıkılarak yapılmış. Altında "itaat et!" yazıyor. Manifestoya göre bu çıkartmanın kendi başına hiçbir anlamı yok. Tek amacı ise insanların şaşırmasını, düşünmesini, ve çıkartmaya verecek bir anlam aramasını sağlamak. Fairey'e göre OBEY bir anlam taşımadığı için insanların bu görüntü karşısında verdiği tepkiler, aslında onların kişiliğini ve yargılarını yansıtıyor. Birçok insan komik ve eğlenceli bulurken, daha paranoid ve tutucu yaklaşan kişiler çıkartmanın inatla her yerde karşılarına çıkmasından rahatsız oluyorlar ve bunun yıkıcı amaçları olan bir yeraltı kültüne ait olduğu fikrine kapılıyorlar.  Çıkartmaları çirkin bulan ve ortalığı pislettiğini düşünen birçok insan onları sökmeye çalışıyor. Eğer bu Fairey'nin orijinal çıkartmalarından biriyse çok da kolay olmuyor. Çünkü Fairey devletin resmi amaçlarda kullandığı sökülemeyen çıkartma teknolojilerine de el atmış durumda. Diğer yandan çıkartmayla özdeşleşen kitlelerin sayısı hiç de az değil. Onun tanıdık yüzü ve kültürel çağrışımları, bilhassa asi ya da asi görünmek isteyen gençlerde bir aidiyet hissi uyandırıyor. Manifestoya göre, ister negatif ister pozitif olsun çıkartmaya verilen tepkiler insanları bulundukları çevrenin anlamını sorgulamaya itiyor.
 
80 kuşağı: bir "duramayış"...
 
Fairey'nin duruşu tam olarak yüksek sanat standartlarına uymuyor. Diğer yandan artık markalaşmış, ve satışa girmiş ürünleriyle, yorumsuz işleriyle tam olarak politik anlamda aktif bir girişim de değil. Etkilendiği kaynaklar arasında bir B filmini referans olarak göstermesi onun politik farkındalığının aslında bir akım, hareket ya da kurama bağlı olmadığını gösteriyor. Daha çok içsel bir duyum ve insancıl bir etik duygusundan yola çıkıyor. Duruşu gözleme dayalı, kimsenin gözüne parmağını sokmak, yukarıdan bakarak bir yargıda bulunmak gibi bir derdi yok. Bu anlamda sık sık apolitik olmakla suçlanan 80 kuşağı gençliğinin kolaylıkla ifade edilemeyen duruşuna, ya da "duramayışına" da bir örnek teşkil ediyor. Tanımlara ve çıkarımlara inatla direnen 80 kuşağı aslında sanıldığı kadar umursamaz ve boş da değil. Pratikte tekleyen modernist akımların ve dönüşerek anlamını yitiren iddialı hareketlerin getirdiği güvensizlik duygusu, bu jenerasyonu "duruş"lardan uzak durmaya itmiş görünüyor. Ama "duramayış"ları sorgulamadıkları anlamına gelmiyor. Her türlü etkileşime açık olarak, sorgulamanın ve kendini ifade etmenin yaratıcı biçimleri politik bilincin yeni yüzünü yansıtıyor.
  
Sokağa çık!
 
Bugün Beyoğlu'nu Cihangir'e bağlayan sokaklarda, Çukurcuma'da, Cihangir'in sokak aralarında "Andre The Giant"ın tuhaf yüzüne rastlayabilirsiniz. Fairey'nin "OBEY" projesi birçok insana ilham verdi ve sokak sanatının çoğalmasına, yayılmasına önayak oldu. Bu sanatçılardan bir de Ari Alpert. Alpert, Andre'ye Türk usulü bir pala bıyık taktı ve ona Osman adını verdi. Bu ikon, "Osman Productions" adlı elektronik müzik ve görsel sanat kolektivitesi ile özdeşleşti. OBEY logsunun yerini alan "OSMAN" da aynı derecede yabancılaştırıcı, komik ve farklı çağrışımlara açık. Alpert "Osman"ı İstanbul sokaklarına yaymayı ve sokak sanatını hareketlendirmeyi hedefliyor. Çıkartma ve grafiti kültürü Türkiye'de pek yaygın olmasa da İstanbul'da belli noktalarda aerosol sanatının örneklerine rastlamak mümkün. Firuzağa civarındaki sokaklarda dolaşırsanız bazı isimsiz sokak sanatçılarının şablon ve sprey boya kullanarak yaptıkları işleri görebilirsiniz. Beyoğlu'nda ve Kadıköy'de alt kültür gençliğinin uğrak yeri olan pasaj ve mekânlar da sokak sanatından yana bir hayli zengin. Ayrıca müzik dükkânlarında bulunabilecek bazı fanzinlerde de ucuza çıkartma yapma yöntemleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Kırtasiyelerde fotokopi makinelerinde kullanılmak üzere çıkartma kâğıtları satılıyor. Ya da daha ilkel bir yöntem olarak, iki yanı yapışkanlı kâğıtların bir yanına istediğiniz elde yapılmış ya da fotokopiyle çoğaltılmış resimleri yapıştırarak, onları çıkartma olarak değerlendirmek de mümkün. Henüz bu alanda Türkiye'de büyük bir boşluk olduğu gerçek. Ama hafiften bir kıpırdanma da baş göstermiş vaziyette. Birazcık para ve zaman harcayarak siz de yaratıcılığınızı konuşturabilir, ve sokağa çıkabilirsiniz..

Sıkıysa Paylaş:

“I often describe it as -fifty fifty- a space where contradictions are not resolved but held together.“


My work begins in an in between state. I was born in New York, raised largely in Turkey, and chose Istanbul as home. This constant shifting between cultures, identities, and ways of seeing forms the core of my practice. I often describe it as “fifty fifty” a space where contradictions are not resolved but held together.<br />
<br />
I come from multiple lineages at once Turkish and American, Jewish and Armenian and this layered identity naturally resists fixed definitions. Instead of choosing a side, I stay in the tension. That tension becomes a way of looking, a way of producing, a way of understanding the world.<br />
<br />
I am deeply inspired by the visual noise of everyday life. Turkish popular culture, street encounters, forgotten figures, media icons, and ordinary moments all feed into my work. From Aysel Gürel to Cüneyt Arkın, from street kids to digital personas, these fragments of collective memory are not just references, they are living material. I rework them through a pop driven and multidisciplinary approach, often using repetition, color, and humor to shift how they are perceived.<br />
<br />
My intention is not to search for hidden meaning behind the image, but to confront the image itself. I am interested in form, in contradiction, in what is visible and yet overlooked. I try to create a moment where the viewer’s gaze is interrupted, almost awakened, where something familiar suddenly feels strange again.<br />
<br />
There is also a personal layer shaping this process. Dyslexia has influenced how I read, interpret, and reconstruct visual language. It pushes me toward fragmentation, reassembly, and alternative structures of meaning. Humor becomes a tool here not to soften, but to open space.<br />
<br />
I do not position my work within a critique that divides or judges. Instead, I move toward a more inclusive and accepting ground. What appears flawed or misplaced is not removed but embraced. I am interested in a democratic visual language where contradictions coexist, where differences are not categorized but held together.<br />
<br />
Ultimately, my work invites a simple but essential realization<br />
we may be looking at the same thing, yet we never truly see it the same way.
My work begins in an in between state. I was born in New York, raised largely in Turkey, and chose Istanbul as home. This constant shifting between cultures, identities, and ways of seeing forms the core of my practice. I often describe it as “fifty fifty” a space where contradictions are not resolved but held together.

I come from multiple lineages at once Turkish and American, Jewish and Armenian and this layered identity naturally resists fixed definitions. Instead of choosing a side, I stay in the tension. That tension becomes a way of looking, a way of producing, a way of understanding the world.

I am deeply inspired by the visual noise of everyday life. Turkish popular culture, street encounters, forgotten figures, media icons, and ordinary moments all feed into my work. From Aysel Gürel to Cüneyt Arkın, from street kids to digital personas, these fragments of collective memory are not just references, they are living material. I rework them through a pop driven and multidisciplinary approach, often using repetition, color, and humor to shift how they are perceived.

My intention is not to search for hidden meaning behind the image, but to confront the image itself. I am interested in form, in contradiction, in what is visible and yet overlooked. I try to create a moment where the viewer’s gaze is interrupted, almost awakened, where something familiar suddenly feels strange again.

There is also a personal layer shaping this process. Dyslexia has influenced how I read, interpret, and reconstruct visual language. It pushes me toward fragmentation, reassembly, and alternative structures of meaning. Humor becomes a tool here not to soften, but to open space.

I do not position my work within a critique that divides or judges. Instead, I move toward a more inclusive and accepting ground. What appears flawed or misplaced is not removed but embraced. I am interested in a democratic visual language where contradictions coexist, where differences are not categorized but held together.

Ultimately, my work invites a simple but essential realization
we may be looking at the same thing, yet we never truly see it the same way.

Sıkıysa Paylaş:

YATAK/BARİKAT – – – – – – – – BED/BARRICADE – – – – – – – – ARİ ALPERT


İS THERE ANY GALLERY THAT WOULD HAVE THE....TO SHOW THİS PIECE OF ART?





Love Over Force









YATAK/BARİKAT




YATAK/BARİKAT 190cmx90cm





Bu çalışma benim için uzun süredir üzerinde düşündüğüm ve sergilemeyi arzuladığım, ancak hassas bağlamı nedeniyle doğru koşullarda sunulmasının çok önemli olduğunu düşündüğüm bir üretim.





Yatak–barikat heykeli, kamusal alanla özel alan, güvenlik ile savunmasızlık, gündelik yaşam ile olağanüstü hâl arasındaki gerilimi ele alıyor. Politik bir slogan üretmekten ziyade, toplumsal hafızada yer etmiş nesnelerin gündelik formlarla çakıştığı bir durumu işaret ediyor.





BED/BARRICADE - Love Over Force




Bu nedenle, çalışmanın en güvenli, en sade ama anlamını koruyan bir sunum diliyle sergilenmesini önemsiyorum. Eserin bağlamının, izleyiciye doğrudan bir provokasyon olarak değil; düşünmeye alan açan, sembolik ve şiirsel bir yerden aktarılması benim için belirleyici.





Eğer sergiye kabul edilirsem, eserin mekânsal yerleşimi, metni ve sunum biçimi konusunda küratöryel ekip ile birlikte çalışmaya tamamen açığım. Amacım, hem kurumun hem izleyicinin kendini rahat hissedebileceği, aynı zamanda işin kavramsal derinliğini kaybetmeyeceği bir denge kurmak.





İstanbul’da mavi polis bariyerlerinden dönüştürülmüş, askeri tarzda katlanmış bir yatak olarak form bulur; bir yanında ise kelepçeler, güç ve koruma arasındaki hassas çizgiyi somutlaştırır. Bu eser, gücün ve otoritenin mekânsal izdüşümlerini sorgulamak; protesto ve ifade özgürlüğünün barışçıl yollarla gösterilmesi gerektiğini vurgulamak üzere tasarlanmıştır. Bariyerin bedene dönüşümü, savunma ve dinlenme arasında sembolik bir gerilim yaratır; kelepçeler, baskı mekanizmalarının insan üzerindeki etkilerini sessizce gösterir. Bir nesnenin hem engel hem de dinlenme aracı olması, izleyiciyi yeniden düşünmeye davet eder: koruma, zor kullanımıyla değil, empati ve diyalogla sağlanmalıdır.





Ari Alpert Kimdir?





Ari Alpert, 1975’te Manhattan, New York’ta doğmuş ve New York, Londra ve İstanbul’da yaşamış çok disiplinli bir çağdaş sanatçıdır. Boston’daki Museum School of Fine Arts’ta güzel sanatlar eğitimi aldı, fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi alanlarda çalıştıktan sonra gravür ve baskı tekniklerine odaklanmıştır. 2000 yılından beri Türkiye’de yaşayan Alpert, serigrafi atölyesi kurmuş, İstanbul güncel sanatına katkı sağlamış ve sokak sanatı, pop-art ve sembolik motifleri birleştiren demokratik, kolektif ve ifadeci bir görsel dil geliştirmiştir. Ayrıca DJ olarak çeşitli müzik sahnelerinde yer almış, eserlerini Türkiye’de ve uluslararası alanda sergilemiştir.





Bed/Barricade is a sculptural intervention composed of two iconic blue police barricades used in protests transformed into a military-style bed with handcuffs affixed to one side. This work deliberately omits text — even removing the word “police” — to emphasize form over language, inviting an unmediated engagement with its visual dialect.





This piece exposes the tension between control and care. Inspired by a concept first envisioned by Ari Alpert years ago, Yatta Body Cut functions as both a bed and a barricade — a liminal object where rest and restraint collide. The blue hue, familiar in civic life, anchors the viewer in the shared urban environment of Istanbul. Folded militaristically, the barricades replicate discipline; yet as a bed, they suggest vulnerability, reprieve, and the fundamental human need for rest.





The handcuffs, affixed but unused, act as silent witnesses — not instruments of aggression but reminders of how structures of power can pervert even the most basic gestures of security into mechanisms of force. The entire piece urges that protest and civic engagement be expressed through peaceful avenues, embodying resistance without replicating violence.





At its core, Bed/Barricade is an invitation to reimagine systems of authority and protection as instruments of care, not coercion — an appeal to collective empathy over confrontation.





Who is Ari Alpert?





Ari Alpert was born in 1975 in Manhattan, New York, and is a multidisciplinary contemporary artist who has lived in New York, London, and Istanbul. He studied Fine Arts at the Museum School of Fine Arts in Boston. After working in photography, ceramics, sculpture, and jewelry design, he focused on printmaking and engraving techniques.





Living in Turkey since 2000, Alpert established a silkscreen studio, contributed to Istanbul’s contemporary art scene, and developed a democratic, collective, and expressive visual language that combines street art, pop art, and symbolic motifs. In addition to his visual art practice, he has performed as a DJ in various music scenes and has exhibited his work both in Turkey and internationally.


Sıkıysa Paylaş:

90’lardan Beri Halı’dayız sergisi – Ari Alpert


 Belki de Halı Atölyesi’ni bugün bu kadar güçlü kılan şey, yalnızca ne yaptığı değil; neyi, hangi tarihsel anda yapabildiği. O dönemin sağladığı boşluklar, tolerans alanları ve henüz sertleşmemiş sınırlar, [Gülçin] Aksoy’un sezgisel olarak kurduğu pedagojik yapıyla birleştiğinde, bugün geriye dönüp bakıldığında neredeyse istisnai görünen bir deneyim ortaya çıkıyor. Bu nedenle Halı Atölyesi, yalnızca bir eğitim modeli olarak değil, belirli bir zamanın imkânlarıyla şekillenmiş bir özgürlük alanı olarak da düşünülmeli. [...]”*⁠

“90’lardan Beri Halı’dayız”, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’ne bağlı Halı Atölyesi’nin sanat eğitimi ve üretimine yaklaşımını keşfe çıkıyor. Salt Beyoğlu’ndaki sergi, Pazartesi hariç her gün ücretsiz ziyaret edilebilir. ⁠

*Başak Eylül Çimen’in “Sanatatak”ta yayımlanan “Bir Halı Atölyesi Hayatınızı Değiştirebilir mi?” başlıklı yazısından alıntı⁠




Screenshot

Sıkıysa Paylaş:

Sanat Okur – Atölye Söyleşileri: Ari Alpert


Nil Has
 19 Ocak 2026
 16 dakika
 
Atölye Söyleşilerinin yirmi birinci konuğu farklı tekniklerde gravür üreten çok kültürlü sanatçı Ari Alpert.
Ari Alpert, eğitim yıllarında fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi farklı disiplinlerde üretim yaptı; son yıllarda ise gravür, oyma, litografi ve baskı tekniklerine yoğunlaştı. Sanatsal üretiminin yanı sıra, baskı teknikleri üzerine workshop ve atölyeler düzenleyerek eğitici kimliğiyle de öne çıkar.
Ari Alpert’in işlerinde bazen bir penis bazen de çiçek-böcek, bazen bir dansöz bazen de bir yeşilçam ikonu karşımıza çıkar. İşlerinde siyasi ve politik iğnelemeden kaçınmaz, bazen açık bazen de üstü kapalı iktidar, para, arzu, hafıza başlıklarında söylemleri açık eder.
Kendinden bahseder misin?
Ben aslında New York doğumluyum. İlk üç yaşıma kadar New York’ta doğup büyüdüm, sonra üç yaşımdan on yaşıma kadar Londra’da yaşadım. On yaşımdan sonra annem ilk defa “Türkiye’ye gidelim mi?” diye sorduğunda, Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu, Türkçe de bilmiyordum. 1985 yılında, on yaşındayken Türkiye’ye geldim ve buraya adım attığım an gerçekten âşık oldum.
Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra tekrar Amerika’ya, Boston’a döndüm ve Museum School of Fine Arts’ta dört yıl üniversite okudum. O sırada aynı zamanda geceleri bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. Yani bir yandan tamamen sanatın içindeydim, bir yandan da iş dünyasının içinde aktif olarak yer alıyordum.
2000 yılında, aslında 9/11’den tam bir ay önce ki o gün o binadaydım, aynı saatlerde Türkiye’ye kesin olarak dönmeye karar verdim. Sanat ve business mind’ımı nasıl birlikte kullanabilirim diye düşünerek reklamcılığa girdim ama asıl amacım her zaman sanatımı Türkiye’de icra etmekti. Türkiye bana politik, kültürel ve sosyal olarak daha challenging bir alan gibi geliyordu; kendini doğrudan değil de dolaylı, daha katmanlı yollarla ifade etme biçimleri bana çok daha ilginç ve güçlü hissettirdi.
Bu yüzden önce sokak sanatıyla başladım ama aynı zamanda gravür üretmeye de devam ettim, çünkü okulda son iki yılımda ağırlıklı olarak gravür okumuştum. Litografi, serigrafi, tahta gravür gibi teknikler benim temel dilimin bir parçasıydı. Aslında sokakta yaptığım işler de atölyede yaptığım gravürlerle aynı düşünsel yerden besleniyordu.
Şu an yaklaşık yirmi beş senedir Türkiye’deyim. Türkiye’ye ilk geldiğimde Cihangir’e taşınmıştım ve o günden beri de Cihangir’de yaşıyorum. O zamanlar Cihangir bugünkü gibi “sanat, sepet, cool” bir yer değildi; çok daha serseri, daha ham ve daha gerçek bir yerdi. Şimdi herkes “Sanatçıysan kesin Cihangir’de yaşıyorsundur” gibi bir algıya sahip ama ben aslında Cihangir bu hale gelmeden çok önce buradaydım. Benim Cihangir’le kurduğum bağ, bir trendin parçası olmaktan çok, orayla zaman içinde gelişen bir sevgi ve aidiyet ilişkisiydi.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Ben aslında on yedi sene boyunca aynı atölyede çalışıyordum ama oradan maalesef çıkarıldım. Şimdiki atölyem Tophane tarafında ve garip bir şekilde burayı çok daha fazla sevdim, çünkü çevresindeki yerel esnaf, kartonpiyer ustaları ve zanaatkârlarla iç içe olmak beni tekrar kendi özüme döndürdü. Orada, bütün zanaatçıların arasında, gerçekten ait olduğum yerde olduğumu hissetmeye başladım. Zaten Cihangir’in prototipi çok değişti, eski ruhu kalmadı diyebilirim, o yüzden bu yeni çevre bana hem daha gerçek hem de daha samimi geliyor.
İlk atölyem çok çok daha büyüktü, neredeyse şimdiki atölyemin üç katıydı ama zamanla anladım ki mesele sadece metrekare değilmiş. Yeni atölyemde bir bahçem var ve bu benim için inanılmaz büyük bir lüks. Özellikle yaz aylarında gravür derslerini bahçede veriyorum, tabii içeride de çalışıyoruz ama bahçenin olması bütün atmosferi değiştiriyor. Cihangir’de zaten bahçe bulmak neredeyse imkânsız bir şey.
Bahçemde arkada bir ayva ağacım var, bir de limon ağacım var. Eski atölyeden kalan bir sürü ekstra masayı da bahçeye koydum, böylece açık havada hem üretim yapılabilen hem de birlikte vakit geçirilebilen bir alan oluştu. Aslında küçülmüş gibi görünen bir mekân, bana çok daha büyük bir özgürlük alanı açtı ve o yüzden şu an gerçekten çok mutluyum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Alpert Atelier benim için yalnızca iş ürettiğim bir yer değil, aynı zamanda düşüncelerimi toparladığım, kendimle baş başa kalabildiğim ve zamanın hızından bir süreliğine çıktığım bir sığınak gibi çalışıyor; bazen hiçbir şey üretmesem bile orada bulunmak, zihnimi temizleyen ve beni yeniden merkeze getiren bir eyleme dönüşüyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Bir canlı olsaydı muhtemelen sabırlı ama biraz da inatçı bir hayvan olurdu; çünkü her şeye yavaş yavaş alışır ama bir kez alıştığında çok güçlü bir bağ kurar. Kokusu eski ahşap, toz, boya ve kahvenin birbirine karıştığı, insanı hemen içine alan tanıdık bir sıcaklık olurdu. Sesi ise dış dünyanın uğultusundan kopuk, arada bir sprey boyanın, matbaa mürekkebinin, kâğıdın ya da seramiğin çıkardığı küçük temas sesleriyle bölünen sakin bir fon gibi akardı.
Ama aynı zamanda haykıra haykıra bağıran, biraz deli, huzursuz bir organizma da olurdu. “Ben ne yapıyorum?”, “Bu gerçekten sanat mı?”, “Politically correct miyim?”, “Daha büyük iş mi yapmalıyım?”, “Edisyonlu iş yapmak işimin value’sunu mu düşürüyor?”, “Bu sanat mı yoksa sanat sepet mi?” gibi soruların atölye duvarlarının arasında yankılandığı, sürekli kendini sorgulayan bir ruhu olurdu. Yani hem sakin, sabırlı ve üretken, hem de kendiyle kavga eden, itiraz eden, durmadan sorgulayan canlı bir varlık gibi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nelerdir?
Bir sanatçının atölyesini sadece bir üretim yeri olmaktan çıkaran şey aslında oranın bir tür zen alanına dönüşmesi. Benim için atölye sürekli beni hatırlatan bir yer; hatta bazen bana “daha çok çalışmalısın” diye fısıldayan bir alan gibi. Üretmediğim zamanlarda içimde hemen bir suçluluk duygusu oluşuyor, sanki atölye orada durup bana “hadi Ari, devam et, her gün üret, kendini daha da geliştir” diyormuş gibi hissettiriyor.
Yani atölyenin varoluşu bile beni iten, motive eden ve üretmeye zorlayan bir güç. Aynı zamanda tam anlamıyla bir zen alanı, çünkü en rahat, en güvende ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Beni gerçekten mutlu eden şeyin sanat olduğunu en net orada hatırlıyorum. O yüzden atölye benim için hem disiplin, hem yüzleşme, hem de tamamen bana ait, özel ve biraz da “sacred” bir alan.
Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Alpert Atelier in görünmeyen ama benim için en önemli malzemesi aslında fiziksel olarak görünen bir şey değil. Aynı zamanda atölyem bir eğitim alanı olduğu için, orada yaklaşık on beş senedir birebir gravür dersleri veriyorum, bazen de toplu workshoplar yapıyorum. O yüzden atölyenin en önemli malzemesi aslında oradaki öğrencilerin varlığı. Yani o bahsettiğim asıl malzeme, o enerji.
Bir insana yeni bir şey öğretmek, o baskıyı kazırken ne kadar terapik bir süreçten geçtiğini görmek, baskı anında herkesin o heyecanı birlikte yaşaması ve baskı çıktıktan sonra sonuçla yüzleştiği o an… İşte orada oluşan duygu, paylaşım, birbirini alkışlama hali… Atölyenin gerçek gücü tam olarak orası.
O enerji olmadan atölye sadece bir mekân olurdu. Ama o enerjiyle yaşayan, nefes alan bir yere dönüşüyor.
Tabii ki bunun yanında sabır ve sezgi de çok önemli, çünkü her şey biraz zamana bırakılmak zorunda. Her iş hemen olmuyor, bazı şeylerin demlenmesi gerekiyor. Ama hepsinin üstünde, en önemli malzeme kesinlikle enerji.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bir anlamda gizlidir çünkü henüz tamamlanmamış düşünceleri, kırılgan süreçleri ve sanatçının en savunmasız halini barındırır; ziyaretler sırasında beni rahatsız eden şey genellikle işlerin henüz olgunlaşmadan “son ürün” gibi değerlendirilmesi ya da mekânın bir sergi alanı gibi algılanmasıdır, çünkü atölye daha çok bir soru sorma ve deneme alanıdır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsaydım, aslında tamamen bu işle alakasız birini seçerdim; bir muhasebeci, bir sekreter ya da bir pazarlama direktörü gibi. Çünkü bence herkesin içinde mutlaka bir yaratıcılık var. Bir Yazılımcı (kod yazan) bile bunun bir parçası, o da başlı başına bir sanat türü. Atölyeyi ben biraz bir oyun alanı gibi görüyorum, içinde de bir sürü “oyuncağım” var. Oyuncaktan kastım tabii ki malzemeler; yani her türden, her ihtimale karşı her şey.
Benim atölyemin en büyük özelliği, aklıma bir fikir geldiği anda onu gerçekleştirebilecek imkâna sahip olması. Yapıştırıcıdan tut, boya kompresörüne, sprey boyadan sulu boya ve yağlı boyaya, çividen çakmaya kadar her şey elimizin altında. O yüzden oraya gelen kişinin nötr bilinciyle, hiçbir beklenti olmadan o alana girmesini isterim ve sonra onu serbest bırakırım. İnanıyorum ki mutlaka kendine göre bir şey bulur ve bir şey üretir. Çünkü her insanın içinde bir ifade etme ihtiyacı ve mutlaka bir kreatif taraf var.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyemde geçen bir gün bazen çok planlı, bazen de tamamen plansız ilerliyor. Özellikle gravür alanında bir fikrin kafamda netleşmesi bazen birkaç hafta, bazen de birkaç ay sürebiliyor ve o noktaya geldiğinde işi çok düzgün, çok planlı bir şekilde yürütmem gerekiyor. Aslında bu tarafı karakterime biraz ters, çünkü ben oldukça sabırsız bir insanım. Üniversitedeyken hocalarım da tam bu yüzden beni gravür bölümüne yönlendirmişlerdi; “Biraz daha düşünerek, planlayarak ve programlayarak çalışırsan kendini çok daha doğru ifade edebilirsin” demişlerdi.
O yüzden atölyeye bazen düzenli, planlı ve kafamda net bir programla giriyorum. Bazen de tam tersi oluyor; Allah ne verdiyse, şakır şukur… O an politik bir şey olur, sokakta duyduğum bir laf olur, annemden bir cümle duyarım, bir argo takılır kulağıma, bir duygu gelir ve direkt onun peşinden atölyeye girerim. O zaman atölye biraz daha dağınık, daha sezgisel bir alan haline geliyor.
Gravür yaptığım zaman ise her şeyin temiz, düzenli ve organize olması şart. Çünkü o teknik bunu istiyor, başka türlü yürümüyor. Bu yüzden atölyemi aslında iki farklı şekilde kullanıyorum: biri tamamen planlı, kontrollü ve disiplinli bir üretim alanı olarak, diğeri ise içgüdüsel, anlık ve daha özgür bir ifade alanı olarak.

Can you tell us about yourself?
I was actually born in New York. I lived there until I was three, then from three to ten I lived in London. When my mother first asked, “Shall we go to Türkiye?” I was ten years old, and I knew nothing about the country. I didn’t even speak Turkish. In 1985, I came to Türkiye, and the moment I set foot here, I truly fell in love with it.
After finishing middle school and high school, I went back to the US, to Boston, and studied for four years at the Museum School of Fine Arts. At the same time, I was working nights as a marketing manager at a company. So I was completely immersed in art, while also being actively involved in the business world.
In 2000, actually exactly one month before 9/11—and I was in that building on that day, at the same hours—I decided to return to Türkiye permanently. I entered advertising, thinking about how I could combine my art and my business mindset, but my real goal was always to practice my art in Türkiye. Politically, culturally, and socially, Türkiye felt much more challenging to me. The way people express themselves indirectly, in layered and subtle ways rather than directly, felt far more interesting and powerful.
That’s why I first started with street art, while continuing to produce prints, since in my last two years at school I had focused mainly on printmaking. Techniques like lithography, silkscreen, and woodcut are part of my core visual language. In fact, the works I made on the street and the engravings I made in the studio were coming from exactly the same conceptual place.
I’ve now been in Türkiye for about twenty-five years. When I first arrived, I moved to Cihangir and I’ve lived there ever since. Back then, Cihangir wasn’t the “artsy, cool” place it is today. It was much rougher, more raw, more real. Now people assume, “If you’re an artist, you must live in Cihangir,” but I was there long before it became trendy. My relationship with Cihangir is not about being part of a trend, but about a bond that grew over time, rooted in love and a sense of belonging.
How did your current space become your studio? How long have you been working there?
I worked in the same studio for seventeen years, but unfortunately I was forced to leave. My current studio is in Tophane, and strangely enough, I love it much more. Being surrounded by local tradespeople, plaster ornament craftsmen, and artisans brought me back to my essence. Among all those craftspeople, I started to feel like I was truly where I belonged. Cihangir has changed so much that its old spirit is almost gone, so this new environment feels more real and sincere to me.
My old studio was almost three times bigger than this one. But over time I realized that it’s not just about square meters. My new studio has a garden, which is an incredible luxury for me. In the summer, I give engraving classes in the garden. Of course, we also work inside, but having that outdoor space completely changes the atmosphere. In Cihangir, finding a garden is almost impossible.
I have a quince tree and a lemon tree in the garden. I moved many extra tables from the old studio there, so it became a place where we can both produce and spend time together outdoors. What looks like a smaller space has actually opened up a much larger area of freedom for me, and that’s why I’m truly happy right now.
Besides production, what does the studio represent for you?
Alpert Atelier is not just a place where I make work. It’s a refuge where I gather my thoughts, stay alone with myself, and step out of the speed of time. Even if I don’t produce anything, just being there cleans my mind and brings me back to my center.
If your studio were a living being, a smell, and a sound, what would they be?
If it were a living being, it would probably be a patient but slightly stubborn animal. It takes time to get used to things, but once it does, it forms very strong bonds. Its smell would be a warm, familiar mix of old wood, dust, paint, and coffee. Its sound would be a calm background, detached from the noise of the outside world, occasionally interrupted by the small contact sounds of spray paint, printing ink, paper, or ceramic.
But at the same time, it would also be a loud, restless, slightly crazy organism. Questions like “What am I doing?”, “Is this really art?”, “Am I politically correct?”, “Should I be making bigger work?”, “Does making editions reduce the value of my work?”, “Is this art or just ‘sanat sepet’?” would echo within its walls. So it would be both calm and productive, and at the same time constantly questioning, arguing with itself, and objecting—a truly alive entity.
What turns a studio into more than just a production space?
It becomes a kind of zen area. For me, the studio is a place that constantly reminds me of who I am. Sometimes it feels like it whispers, “You should work more.” When I don’t produce, I immediately feel guilty, as if the studio itself is telling me, “Come on Ari, keep going, produce every day, improve yourself.”
So the mere existence of the studio pushes me forward and motivates me. At the same time, it is a complete zen space, because it’s where I feel safest, most relaxed, and most myself. It’s where I most clearly remember that art is what truly makes me happy. That’s why the studio is discipline, confrontation, and also a completely personal, private, and slightly sacred space for me.
What is the most important invisible material of your studio?
The most important material of Alpert Atelier is not something physically visible. Since my studio is also an educational space, I’ve been giving one-on-one engraving lessons there for about fifteen years, as well as group workshops. So the most important material is actually the presence of the students—the energy they bring.
Teaching someone something new, watching how therapeutic the process of carving a plate is for them, sharing the excitement of the printing moment, and then facing the result together… that feeling, that sharing, that moment of applauding each other—that is the real power of the studio.
Without that energy, the studio would just be a space. With it, it becomes a living, breathing place.
Of course, patience and intuition are also essential, because everything needs time. Not every work happens immediately; some things need to steep, like tea. But above all, the most important material is definitely energy.
Are studios secret spaces? Are there things that disturb you during visits?
Studios are secret in a way because they contain unfinished ideas, fragile processes, and the artist’s most vulnerable state. What disturbs me most during visits is when works are judged as “final products” before they mature, or when the studio is perceived as an exhibition space. A studio is a place for questioning and experimenting, not for presenting finished answers.
If you gave your studio to someone for a day, who would it be?
I would actually choose someone completely unrelated to art: an accountant, a secretary, or a marketing director. Because I believe everyone has creativity inside them. Even a programmer is part of this—it’s an art form in itself.
I see my studio as a playground, and I have lots of “toys,” meaning materials. Everything is there: glue, paint compressors, spray paint, watercolors, oil paints, nails, hammers—anything I might need. The biggest feature of my studio is that when an idea comes to my mind, I can immediately realize it.
I would want the person to enter the space with a neutral mind, with no expectations, and then I would just let them go. I believe they would definitely find something and produce something. Because every human being has a need to express themselves and a creative side.
Finally, what is a day like in your studio?
Sometimes it’s very planned, sometimes completely unplanned. In printmaking, an idea can take weeks or even months to become clear, and when it does, I have to work in a very structured and precise way. This is actually a bit against my character, because I’m quite impatient. At university, my professors directed me to printmaking for this exact reason, saying, “If you work more thoughtfully, more planned, and more programmed, you’ll express yourself much better.”
So sometimes I enter the studio with a clear plan and discipline. Other times it’s the opposite: whatever comes, comes. A political event, something I hear on the street, a sentence from my mother, a slang word, a feeling—and I follow it straight into the studio. Then the studio becomes more chaotic, more intuitive, more instinctive.
When I work on engravings, everything has to be clean, organized, and controlled. The technique demands it. Otherwise, it simply doesn’t work. So I actually use my studio in two different ways: one as a planned, disciplined, and controlled production space, and the other as an instinctive, spontaneous, and freer space of expression.









Sıkıysa Paylaş: