“Apaçık Bir Direniş: 30 Yıllık Frekans” Ari Alpert


https://www.youtube.com/shorts/zApamFT_qSM





Sıkıysa Paylaş:

“Radyo, yalnızca bir ses değil; birlikte iyileşmenin ve kendini ifade etmenin en sahici hâli.”


https://share.transistor.fm/s/09d5631f?fbclid=PAdGRleARDDH1leHRuA2FlbQIxMQBzcnRjBmFwcF9pZA8xMjQwMjQ1NzQyODc0MTQAAadeIIK2ZmhNGVUF8UhrG-2tZmA0Ain1D1SsnCvJhCL45lel23UXLNdP0TYETg_aem_zUzcQyAP8zEMZ2rU-P9Olg
23. Radyo Şenliği özel yayınında Apaçık Radyo dinleyicisi ve programcısı Ari Alpert, sanat, sokak üretimi ve radyonun bir ifade ve terapi alanı olarak taşıdığı anlam üzerinden, dinleyiciyle kurulan güçlü bağı vurguluyor: “Radyo, yalnızca bir ses değil; birlikte iyileşmenin ve kendini ifade etmenin en sahici hâli.”




Sıkıysa Paylaş:

Apaçık Radyo’nun 23. Radyo Şenliği Devam Ediyor!


Dile kolay, tam 30 yılı geride bıraktık. Üç on yıl boyunca her sabah radyolarımızı aynı heyecanla açtık; hayatı, müziği ve müştereklerimizi paylaştık. Aynı ses etrafında buluştuk, aynı muhabbeti çoğalttık. Bu uzun yolculukta karasal yayın lisansımızın iptal edilmesiyle zorlu bir süreçten geçtik. Ancak sizlerin sarsılmaz desteği sayesinde yayın yolculuğumuza Apaçık Radyo adıyla aynı bağımsız ruhla devam ediyoruz.





Bugün dünya ne yazık ki savaşların ve iklim krizinin ağır gölgesinde, her zamankinden daha karmaşık bir dönemden geçiyor. Böyle zamanlarda birbirimizin sesini duymaya, gerçeği savunmaya ve iyiliğe dair bir nefes almaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Tam da bu yüzden, buluşmanın, birbirimize ses vermenin ve dayanışmanın değeri daha da büyüyor.





30 yıllık bu topluluk radyosunu hep birlikte ayakta tutmak, puslu havalarda birbirimize yol arkadaşlığı etmek ve bu müşterek muhabbeti canlı tutmak için sizleri de geleneksel buluşmamıza davet ediyoruz.










Radyo dinleyicilerinin ve hepsi gönüllü programcılarının yanı sıra ülkenin önde gelen sanat, kültür ve edebiyat insanlarının seslerini de bol bol duyacağımız 23. Radyo Şenliği, web sitesinden ve Apaçık Radyo’nun mobil uygulamalarından takip edilebilir. 






Sıkıysa Paylaş:

Bu da Nesi? Ari Alpert_OSMAN_OBEY_shepardfairey


New York'ta mor renkle belirtilen tek metro hattı 7 ile Queens'den Manhattan'a doğru giderken yolun ortalarında tren yerüstüne çıkar. Dalgın dalgın camdan bakınırken binaların duvarlarındaki rengârenk, heybetli denecek bir ağırlığı olan grafitiler gözünüzün önünden hızla geçer. Her defasında hayranlıkla bakakalır insan, ama güzel bir kareyi sabitleyecek kadar hızla fotoğraflarını çekmek kolay değildir. Hep, bir dahaki sefere diyerek başınızı gazetenize gömersiniz. Graffitilerin kimileri öyle büyüktür ki, kimileri ise yükseklerde. O yükseklikte, o tuhaf yerlerde bunları kimler yapar, ne zaman yapar, nasıl yapar?.. Sonra Manhattan'dan Brooklyn istikametinde binilen L treninden Bedford Avenue istasyonunda inildiği anda başlayan çıkartma deryası.
 

Daha istasyonun içinde rengârenk, irili ufaklı çıkartmalar kendini göstermeye başlar. Sokağa çıkar çıkmaz gördüğünüz ilk duvardan başlayarak, hiçbir elektrik direğinin, kenar köşenin boş bırakılmadığını fark edersiniz. Birinin üzerinde George Bush'un gülümseyen yüzü, altında kocaman "MORON" yazıyor. Ya da şiddetle yükselen kırık bir kalp. Akla gelmeyecek türlü türlü resim ve yazı.
 

Sonra birisi tutup tahta elektrik direklerinden her birinin üzerine üşenmeden tek tek gazlı kalemle "family", aile yazmış. Bu ne demek? Bunları kimler yapıyor? Ve orda burada kare içine alınmış tuhaf bir adam kafası. Bir tuhaflığı var, gözden kaçması mümkün değil. Bu da nesi?
 
Aerosol sanatı..
 
Shepard Fairey çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Güney Carolina'da geçirdi. Punk ve kaykay merakı onu bu kültürün parçası olan görsel tasarımlarla karşılaştırdı. Bulunduğu ücra şehirde Sex Pistols tişörtleri ya da kaykay çıkartmaları bulması imkânsızdı. 14-15 yaşlarındayken kâğıttan şablonlar kesip sprey boyayla kendi punk-rock tişörtlerini yapmaya başladı. Sanat eğitimi aldığı üniversite yıllarında yolu New York'a düştü. Boyanması bir yana, tırmanılması bile imkânsız gibi görünen duvarlardaki grafitiler onu da büyülemişti. "Pervazlarda cambazlık yapan bu adamların derdi ne?" diye düşündü. Karşılığında para almıyorlar. Aksine ceplerindeki bütün parayı boyaya yatırıyorlar. Aeorosol sanatı adına. İsimlerini de kimse bilmiyor. Ama hepsi birer efsane. Fairey durumun efsanevi tarafını fark ettiğinde hayatını belirleyecek yol da çizilmiş oldu. Yaz tatili geldiğinde ailesinin yanına dönmek yerine New York'ta bir kaykay dükkânında saatte 4 dolardan tezgâhtarlık yapmaya başladı. Kiralık odasının zemininde baskı tekniğiyle yaptığı korsan tişörtleri el altından satarak yaşamını sürdürüyordu. Dükkândaki marka tişörtler dururken, bunlar kapış kapış gidiyordu.
 
"Andre the Giant"...
 
Bir gece yine odasında baskı yaparken yanındaki arkadaşının canı sıkılmaya başlamıştı. Fairey ona baskı tişört yapmayı öğretmeye karar verdi. Arkadaşı ne yapacağına karar veremeyince beraber gazeteleri karıştırmaya başladılar. Karşılarına "Andre The Giant", "Dev Andre" lakaplı güreşçinin resmi çıktı. Arkadaşı bu fikri çok saçma buldu.  Fairey de onunla dalga geçiyordu; "Ne diyosun oolum, olay bu işte. "Andre The Giant", budur olay." "Andre Çetesi çıkartmaları yapıp her tarafa yapıştırıcaz. Kimse ne olduğunu anlamayacak. Millet dükkândaki çıkartmaları yağmalıycak.  Bize nedir diye sorucaklar, biz de diycez ki, yapma be oolum, Andre'nin Çetesi'ni bilmiyo musun?.. Hadi ordan!"
 
Arkadaş arasında bir espri olarak başlayan hikâye zamanla gerçeğe dönüştü. Fairey, Andre'nin fotokopi çıkartmalarını yapıp yakın arkadaşlarına dağıttı. Her yere yapıştırmalarını ve nereden bulduklarını hiç kimseye söylememelerini istedi. Kısa süre sonra markette dolaşırken bile insanların "Andre The Giant"tan bahsettiklerini duyuyordu. "Bu da nesi?" "Bi kültmüş." "Yok hayır. Kült falan diil. Bi müzik grubu bu, ben dinledim." İnsanların tepkileri Fairey'e eğlence olsun diye yaptıkları bu işin bir yandan da psikolojik bir deney olduğunu düşündürdü. Dört blok aşağıda görenler "Oolum bunlar her yerde" diyor, Fairey'in bir saat ötede, Boston'da yapıştırdıklarını gören gençler ise iyice heyecanlanıp "Manyak bişey, bütün ülkeye yayılmış" diye atıp tutuyorlardı. Kısa bir süre sonra taklitler ortaya çıktı. Başkaları Fairey'den önce davranarak "Andre The Giant"ın farklı versiyonlarını yapıp oraya buraya yapıştırmaya başladılar. Ve sonunda "Andre The Giant" sadece bütün ülkeye değil, dünyaya yayıldı.
 
Shepard Fairey çıkartma harekâtında kararlı ve ısrarcı olmanın bir zorunluluk olduğunu söylüyor. Bütün çıkartmalar arasında ise en sık sökülenin "Andre The Giant" olduğunu fark etmiş. Fairey'nin bir arkadaşı, ailesine ait bir dükkânda çalışıyormuş. O, vitrinin köşesine her gün düzenli olarak bir Andre çıkartması yapıştırırken ailesi de düzenli olarak her gün çıkartmayı söküyormuş. Olayın asıl sorumlusunun kendi oğulları olduğundan şüphelenen Yahudi aile bu çıkartmanın Anti-Semitik bir örgütün eylemi olduğu düşüncesiyle polise haber vermiş. Bu ve benzeri olaylar karşısında Fairey kendi başına bir anlam ifade etmeyen ve merak uyandıran bu çıkartmanın insanların korkularını, ve komplekslerini ortaya çıkardığını fark etmiş.  Yani insanların bilmedikleri, açıklayamadıkları şeylere korkuyla yaklaştıklarını. Zamanla, biraz tesadüf, gözlem ve vizyonla "Andre The Giant" projesi başlı başına bir sanat hareketine dönüşmüş.
 
İtaat et!
 
Projedeki ikinci önemli adım "OBEY" yani "itaat et" sözcüğü. Fairey, John Carpenter'ın "They Live" adlı korku filminden etkilenmiş. Bu B filminde uzaylılar dünyayı ele geçirmiş, fakat insanlar bunun farkında değiller. Uzaylılar insanları kontrol etmek için reklamların içinde gizli mesajlar veriyorlar. Ancak özel bir gözlük ile bu mesajlar görünür hale geliyor. "Tanrı paradır, tüket, uyu, televizyon seyret, satın al, itaat et." Bu noktada Fairey "itaat et" sözcüğünü çalışmalarına dahil etmiş. Bugün Andre çıkartma ve posterlerinin çoğunda "OBEY" sözcüğü kullanılıyor. Sözcüğün kendisi de zamanla bir logo haline gelmiş. Fairey bu sözcüğü seçerken insanların "Kahrolsun sermaye, devletten nefret ediyorum" diyerek içinde bulundukları sistemden şikâyet ederken aslında ne kadar itaatkâr olduklarıyla yüzleşmeleri fikrinden yola çıkmış:
 
"İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylememin doğru olmadığını hissediyorum. Çünkü herzaman haklı olmayabilirim."
 
"Amerikan hükümeti sahte bilgiler sızdırıyor. Medya ise bir sonraki büyük vurgunu yakalamak için zaten her şeyin üzerine atlamaya hazır, o yüzden olay su yüzüne çıktığında o bilgiler yanlış bilgiler oluyor. Ama onlar önceden yanlış verdikleri haberi düzeltmek yerine bir sonrakinin peşine düşüyorlar. Benim amacım insanların her şeye biraz şüpheyle yaklaşmalarını sağlamak.  Bir yandan sanatımı ortaya koymak da beni eğlendiriyor." Savaşın terörizmi beslediğini söyleyen Fairey de teröre karşı savaş olgusuna pek ısınamayanlardan. Amerika'nın Irak'a saldırısıyla ilgili olarak yaptığı afişte George Bush'la, Adolf Hitler ve Nazi ikonografisini bir araya getirmiş. Ama projeyi bir anlamda da apolitik tutmaya çalışmış. Afişte taraf belirten bir yorum yok. Fairey insanların bunun ne anlama geldiğini düşünerek kendi yorumlarını yapmalarını istiyor. Öte yandan kendini tam bir aktivist olarak da görmüyor. Akitivistlerin şehitlik sembolizmini kendine yakın bulmadığını söylüyor. Ve ekliyor: "İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylememin doğru olmadığını hissediyorum. Çünkü her zaman haklı olmayabilirim."
 

 
OBEY ürünleri çoğunlukla siyah, beyaz ve kırmızı renklerden oluşuyor. Amerika'nın en yaygın fotokopi mağazası Kinko'daki makinelerin sadece bu üç renkte baskı yapabilmesiyle gelişen durum, zamanla OBEY'i tanımlayan özelliklerden biri haline gelmiş. Fairey çalışmalarında görsel sanatçı Barbara Krueger'in işlerinden, "Merhaba, benim adım ..." formatındaki klasik çıkartmalardan ve Sovyet propaganda çalışmalarının görselliğinden etkilenmiş.

 
OBEY çıkartma kampanyasının aslında fenomonoloji alanında bir deney olarak görülebileceğini söylüyor.
 
OBEY manifestosu...
 
Fairey'nin bu konuda yazdığı bir de manifestosu var. Onun tanımına göre fenomonoloji insanların gözlerinin önünde olduğu halde karanlıkta kalan, fazlasıyla alışıldığı için soyut gözlemle suskunlaştırılmış şeyleri açıkça görebilmelerini sağlamayı hedefliyor. OBEY çıkartmaları insanlarda merak uyandırıyor. Çünkü kimse aslında bir ürünü satma ya da tanıtma amacı taşımayan, özellikle de amacı belli olmayan afiş ya da çıkartmalar görmeye alışkın değil. "Andre The Giant" çıkartması da 2 metre 25 cm. boyunda, 235 kilo ağırlığında bir güreşçinin resminden yola çıkılarak yapılmış. Altında "itaat et!" yazıyor. Manifestoya göre bu çıkartmanın kendi başına hiçbir anlamı yok. Tek amacı ise insanların şaşırmasını, düşünmesini, ve çıkartmaya verecek bir anlam aramasını sağlamak. Fairey'e göre OBEY bir anlam taşımadığı için insanların bu görüntü karşısında verdiği tepkiler, aslında onların kişiliğini ve yargılarını yansıtıyor. Birçok insan komik ve eğlenceli bulurken, daha paranoid ve tutucu yaklaşan kişiler çıkartmanın inatla her yerde karşılarına çıkmasından rahatsız oluyorlar ve bunun yıkıcı amaçları olan bir yeraltı kültüne ait olduğu fikrine kapılıyorlar.  Çıkartmaları çirkin bulan ve ortalığı pislettiğini düşünen birçok insan onları sökmeye çalışıyor. Eğer bu Fairey'nin orijinal çıkartmalarından biriyse çok da kolay olmuyor. Çünkü Fairey devletin resmi amaçlarda kullandığı sökülemeyen çıkartma teknolojilerine de el atmış durumda. Diğer yandan çıkartmayla özdeşleşen kitlelerin sayısı hiç de az değil. Onun tanıdık yüzü ve kültürel çağrışımları, bilhassa asi ya da asi görünmek isteyen gençlerde bir aidiyet hissi uyandırıyor. Manifestoya göre, ister negatif ister pozitif olsun çıkartmaya verilen tepkiler insanları bulundukları çevrenin anlamını sorgulamaya itiyor.
 
80 kuşağı: bir "duramayış"...
 
Fairey'nin duruşu tam olarak yüksek sanat standartlarına uymuyor. Diğer yandan artık markalaşmış, ve satışa girmiş ürünleriyle, yorumsuz işleriyle tam olarak politik anlamda aktif bir girişim de değil. Etkilendiği kaynaklar arasında bir B filmini referans olarak göstermesi onun politik farkındalığının aslında bir akım, hareket ya da kurama bağlı olmadığını gösteriyor. Daha çok içsel bir duyum ve insancıl bir etik duygusundan yola çıkıyor. Duruşu gözleme dayalı, kimsenin gözüne parmağını sokmak, yukarıdan bakarak bir yargıda bulunmak gibi bir derdi yok. Bu anlamda sık sık apolitik olmakla suçlanan 80 kuşağı gençliğinin kolaylıkla ifade edilemeyen duruşuna, ya da "duramayışına" da bir örnek teşkil ediyor. Tanımlara ve çıkarımlara inatla direnen 80 kuşağı aslında sanıldığı kadar umursamaz ve boş da değil. Pratikte tekleyen modernist akımların ve dönüşerek anlamını yitiren iddialı hareketlerin getirdiği güvensizlik duygusu, bu jenerasyonu "duruş"lardan uzak durmaya itmiş görünüyor. Ama "duramayış"ları sorgulamadıkları anlamına gelmiyor. Her türlü etkileşime açık olarak, sorgulamanın ve kendini ifade etmenin yaratıcı biçimleri politik bilincin yeni yüzünü yansıtıyor.
  
Sokağa çık!
 
Bugün Beyoğlu'nu Cihangir'e bağlayan sokaklarda, Çukurcuma'da, Cihangir'in sokak aralarında "Andre The Giant"ın tuhaf yüzüne rastlayabilirsiniz. Fairey'nin "OBEY" projesi birçok insana ilham verdi ve sokak sanatının çoğalmasına, yayılmasına önayak oldu. Bu sanatçılardan bir de Ari Alpert. Alpert, Andre'ye Türk usulü bir pala bıyık taktı ve ona Osman adını verdi. Bu ikon, "Osman Productions" adlı elektronik müzik ve görsel sanat kolektivitesi ile özdeşleşti. OBEY logsunun yerini alan "OSMAN" da aynı derecede yabancılaştırıcı, komik ve farklı çağrışımlara açık. Alpert "Osman"ı İstanbul sokaklarına yaymayı ve sokak sanatını hareketlendirmeyi hedefliyor. Çıkartma ve grafiti kültürü Türkiye'de pek yaygın olmasa da İstanbul'da belli noktalarda aerosol sanatının örneklerine rastlamak mümkün. Firuzağa civarındaki sokaklarda dolaşırsanız bazı isimsiz sokak sanatçılarının şablon ve sprey boya kullanarak yaptıkları işleri görebilirsiniz. Beyoğlu'nda ve Kadıköy'de alt kültür gençliğinin uğrak yeri olan pasaj ve mekânlar da sokak sanatından yana bir hayli zengin. Ayrıca müzik dükkânlarında bulunabilecek bazı fanzinlerde de ucuza çıkartma yapma yöntemleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Kırtasiyelerde fotokopi makinelerinde kullanılmak üzere çıkartma kâğıtları satılıyor. Ya da daha ilkel bir yöntem olarak, iki yanı yapışkanlı kâğıtların bir yanına istediğiniz elde yapılmış ya da fotokopiyle çoğaltılmış resimleri yapıştırarak, onları çıkartma olarak değerlendirmek de mümkün. Henüz bu alanda Türkiye'de büyük bir boşluk olduğu gerçek. Ama hafiften bir kıpırdanma da baş göstermiş vaziyette. Birazcık para ve zaman harcayarak siz de yaratıcılığınızı konuşturabilir, ve sokağa çıkabilirsiniz..

Sıkıysa Paylaş:

“I often describe it as -fifty fifty- a space where contradictions are not resolved but held together.“


My work begins in an in between state. I was born in New York, raised largely in Turkey, and chose Istanbul as home. This constant shifting between cultures, identities, and ways of seeing forms the core of my practice. I often describe it as “fifty fifty” a space where contradictions are not resolved but held together.<br />
<br />
I come from multiple lineages at once Turkish and American, Jewish and Armenian and this layered identity naturally resists fixed definitions. Instead of choosing a side, I stay in the tension. That tension becomes a way of looking, a way of producing, a way of understanding the world.<br />
<br />
I am deeply inspired by the visual noise of everyday life. Turkish popular culture, street encounters, forgotten figures, media icons, and ordinary moments all feed into my work. From Aysel Gürel to Cüneyt Arkın, from street kids to digital personas, these fragments of collective memory are not just references, they are living material. I rework them through a pop driven and multidisciplinary approach, often using repetition, color, and humor to shift how they are perceived.<br />
<br />
My intention is not to search for hidden meaning behind the image, but to confront the image itself. I am interested in form, in contradiction, in what is visible and yet overlooked. I try to create a moment where the viewer’s gaze is interrupted, almost awakened, where something familiar suddenly feels strange again.<br />
<br />
There is also a personal layer shaping this process. Dyslexia has influenced how I read, interpret, and reconstruct visual language. It pushes me toward fragmentation, reassembly, and alternative structures of meaning. Humor becomes a tool here not to soften, but to open space.<br />
<br />
I do not position my work within a critique that divides or judges. Instead, I move toward a more inclusive and accepting ground. What appears flawed or misplaced is not removed but embraced. I am interested in a democratic visual language where contradictions coexist, where differences are not categorized but held together.<br />
<br />
Ultimately, my work invites a simple but essential realization<br />
we may be looking at the same thing, yet we never truly see it the same way.
My work begins in an in between state. I was born in New York, raised largely in Turkey, and chose Istanbul as home. This constant shifting between cultures, identities, and ways of seeing forms the core of my practice. I often describe it as “fifty fifty” a space where contradictions are not resolved but held together.

I come from multiple lineages at once Turkish and American, Jewish and Armenian and this layered identity naturally resists fixed definitions. Instead of choosing a side, I stay in the tension. That tension becomes a way of looking, a way of producing, a way of understanding the world.

I am deeply inspired by the visual noise of everyday life. Turkish popular culture, street encounters, forgotten figures, media icons, and ordinary moments all feed into my work. From Aysel Gürel to Cüneyt Arkın, from street kids to digital personas, these fragments of collective memory are not just references, they are living material. I rework them through a pop driven and multidisciplinary approach, often using repetition, color, and humor to shift how they are perceived.

My intention is not to search for hidden meaning behind the image, but to confront the image itself. I am interested in form, in contradiction, in what is visible and yet overlooked. I try to create a moment where the viewer’s gaze is interrupted, almost awakened, where something familiar suddenly feels strange again.

There is also a personal layer shaping this process. Dyslexia has influenced how I read, interpret, and reconstruct visual language. It pushes me toward fragmentation, reassembly, and alternative structures of meaning. Humor becomes a tool here not to soften, but to open space.

I do not position my work within a critique that divides or judges. Instead, I move toward a more inclusive and accepting ground. What appears flawed or misplaced is not removed but embraced. I am interested in a democratic visual language where contradictions coexist, where differences are not categorized but held together.

Ultimately, my work invites a simple but essential realization
we may be looking at the same thing, yet we never truly see it the same way.

Sıkıysa Paylaş:

YATAK/BARİKAT – – – – – – – – BED/BARRICADE – – – – – – – – ARİ ALPERT


İS THERE ANY GALLERY THAT WOULD HAVE THE....TO SHOW THİS PIECE OF ART?





Love Over Force









YATAK/BARİKAT




YATAK/BARİKAT 190cmx90cm





Bu çalışma benim için uzun süredir üzerinde düşündüğüm ve sergilemeyi arzuladığım, ancak hassas bağlamı nedeniyle doğru koşullarda sunulmasının çok önemli olduğunu düşündüğüm bir üretim.





Yatak–barikat heykeli, kamusal alanla özel alan, güvenlik ile savunmasızlık, gündelik yaşam ile olağanüstü hâl arasındaki gerilimi ele alıyor. Politik bir slogan üretmekten ziyade, toplumsal hafızada yer etmiş nesnelerin gündelik formlarla çakıştığı bir durumu işaret ediyor.





BED/BARRICADE - Love Over Force




Bu nedenle, çalışmanın en güvenli, en sade ama anlamını koruyan bir sunum diliyle sergilenmesini önemsiyorum. Eserin bağlamının, izleyiciye doğrudan bir provokasyon olarak değil; düşünmeye alan açan, sembolik ve şiirsel bir yerden aktarılması benim için belirleyici.





Eğer sergiye kabul edilirsem, eserin mekânsal yerleşimi, metni ve sunum biçimi konusunda küratöryel ekip ile birlikte çalışmaya tamamen açığım. Amacım, hem kurumun hem izleyicinin kendini rahat hissedebileceği, aynı zamanda işin kavramsal derinliğini kaybetmeyeceği bir denge kurmak.





İstanbul’da mavi polis bariyerlerinden dönüştürülmüş, askeri tarzda katlanmış bir yatak olarak form bulur; bir yanında ise kelepçeler, güç ve koruma arasındaki hassas çizgiyi somutlaştırır. Bu eser, gücün ve otoritenin mekânsal izdüşümlerini sorgulamak; protesto ve ifade özgürlüğünün barışçıl yollarla gösterilmesi gerektiğini vurgulamak üzere tasarlanmıştır. Bariyerin bedene dönüşümü, savunma ve dinlenme arasında sembolik bir gerilim yaratır; kelepçeler, baskı mekanizmalarının insan üzerindeki etkilerini sessizce gösterir. Bir nesnenin hem engel hem de dinlenme aracı olması, izleyiciyi yeniden düşünmeye davet eder: koruma, zor kullanımıyla değil, empati ve diyalogla sağlanmalıdır.





Ari Alpert Kimdir?





Ari Alpert, 1975’te Manhattan, New York’ta doğmuş ve New York, Londra ve İstanbul’da yaşamış çok disiplinli bir çağdaş sanatçıdır. Boston’daki Museum School of Fine Arts’ta güzel sanatlar eğitimi aldı, fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi alanlarda çalıştıktan sonra gravür ve baskı tekniklerine odaklanmıştır. 2000 yılından beri Türkiye’de yaşayan Alpert, serigrafi atölyesi kurmuş, İstanbul güncel sanatına katkı sağlamış ve sokak sanatı, pop-art ve sembolik motifleri birleştiren demokratik, kolektif ve ifadeci bir görsel dil geliştirmiştir. Ayrıca DJ olarak çeşitli müzik sahnelerinde yer almış, eserlerini Türkiye’de ve uluslararası alanda sergilemiştir.





Bed/Barricade is a sculptural intervention composed of two iconic blue police barricades used in protests transformed into a military-style bed with handcuffs affixed to one side. This work deliberately omits text — even removing the word “police” — to emphasize form over language, inviting an unmediated engagement with its visual dialect.





This piece exposes the tension between control and care. Inspired by a concept first envisioned by Ari Alpert years ago, Yatta Body Cut functions as both a bed and a barricade — a liminal object where rest and restraint collide. The blue hue, familiar in civic life, anchors the viewer in the shared urban environment of Istanbul. Folded militaristically, the barricades replicate discipline; yet as a bed, they suggest vulnerability, reprieve, and the fundamental human need for rest.





The handcuffs, affixed but unused, act as silent witnesses — not instruments of aggression but reminders of how structures of power can pervert even the most basic gestures of security into mechanisms of force. The entire piece urges that protest and civic engagement be expressed through peaceful avenues, embodying resistance without replicating violence.





At its core, Bed/Barricade is an invitation to reimagine systems of authority and protection as instruments of care, not coercion — an appeal to collective empathy over confrontation.





Who is Ari Alpert?





Ari Alpert was born in 1975 in Manhattan, New York, and is a multidisciplinary contemporary artist who has lived in New York, London, and Istanbul. He studied Fine Arts at the Museum School of Fine Arts in Boston. After working in photography, ceramics, sculpture, and jewelry design, he focused on printmaking and engraving techniques.





Living in Turkey since 2000, Alpert established a silkscreen studio, contributed to Istanbul’s contemporary art scene, and developed a democratic, collective, and expressive visual language that combines street art, pop art, and symbolic motifs. In addition to his visual art practice, he has performed as a DJ in various music scenes and has exhibited his work both in Turkey and internationally.


Sıkıysa Paylaş:

90’lardan Beri Halı’dayız sergisi – Ari Alpert


 Belki de Halı Atölyesi’ni bugün bu kadar güçlü kılan şey, yalnızca ne yaptığı değil; neyi, hangi tarihsel anda yapabildiği. O dönemin sağladığı boşluklar, tolerans alanları ve henüz sertleşmemiş sınırlar, [Gülçin] Aksoy’un sezgisel olarak kurduğu pedagojik yapıyla birleştiğinde, bugün geriye dönüp bakıldığında neredeyse istisnai görünen bir deneyim ortaya çıkıyor. Bu nedenle Halı Atölyesi, yalnızca bir eğitim modeli olarak değil, belirli bir zamanın imkânlarıyla şekillenmiş bir özgürlük alanı olarak da düşünülmeli. [...]”*⁠

“90’lardan Beri Halı’dayız”, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’ne bağlı Halı Atölyesi’nin sanat eğitimi ve üretimine yaklaşımını keşfe çıkıyor. Salt Beyoğlu’ndaki sergi, Pazartesi hariç her gün ücretsiz ziyaret edilebilir. ⁠

*Başak Eylül Çimen’in “Sanatatak”ta yayımlanan “Bir Halı Atölyesi Hayatınızı Değiştirebilir mi?” başlıklı yazısından alıntı⁠




Screenshot

Sıkıysa Paylaş: