Printmaking

RECENTLY


Ari Sarkis Alpert-My-Multitasking-Mother-30x21cm

---- ---- ---- ---- ---- ---- My-Multitasking-Mother-30x21cm  ---- ---- ---- ---- ---- ---- 


İstanbul ve New York arasında yetişmiş; Türk, Amerikalı, Ermeni ve Yahudi kökenleri bir arada taşıyan multidisipliner görsel sanatçı ve baskı resimci Ari Sarkis Alpert, kişisel hafızayı görsel anlatıya dönüştüren yeni serigrafi çalışmasını Beyrut’ta izleyiciyle buluşturmaya hazırlanıyor. Sanatçının Çok Yönlü Annem başlıklı yeni eseri, 29 Kasım’da Lübnan’ın Beyrut kentinde SoukSawda’nın Cliché in Sip etkinliği kapsamında ilk kez izleyiciyle buluşuyor.


Sanatçının klasik baskı resim teknikleri ile artırılmış gerçeklik (AR) katmanlarını bir araya getirdiği bu yeni çalışma, tarandığında animasyona dönüşerek kendi hikâyesini anlatmayı sürdüren hibrit bir yapıya sahip. Çok Yönlü Annem, 1980’lerde Londra’da oryantal dans yapan sanatçının annesinin çok yönlülüğünden, direncinden ve görünmeyen emeğinden ilham alıyor. Eser, kişisel bir hafızayı kolektif bir belleğe dönüştürürken aynı zamanda tarih boyunca göz ardı edilmiş bir sanat formuna saygı duruşu niteliği taşıyor.


Gravür, oyma, litografi ve baskı üzerine yoğunlaşan Ari Alpert, karışık teknikle üretilen ana imgeyi baskı yoluyla çoğaltma fikrinden güç alıyor. Köklerini pop-art’tan ve sokak sanatından alan bu demokratik, kolektif ve isyankar yaklaşım Alpert’in sanatçı kimliğinin çekirdeğini oluşturuyor. Alpert, sanatçının ilahlaştığı ve imgenin mesajı dikte ettiği kurumsallaşmış sanatsal geleneğin aksine imgenin özgürleştiği ve kendi hikayesini yarattığı bir yol izliyor. Baskı yolu ile farklı müdahalelerle manuel olarak çoğaltılabilen bu çalışma biçiminde sanatçı anonimleşirken eserin kendisi her geçen gün yeni anlamlar kazanıyor. Çağdaş yaşamın özündeki kaosu mercek altına alan sanatçı, insan doğasındaki çatışmayı zaman zaman mizahtan güç alan, dinamik ve kendine özgü bir görsellikle ortaya koyuyor.


 


1995 yılında Boston, Massachusetts’te Güzel Sanatlar Müzesi Üniversitesi’nde eğitimime başladım. Fotoğraf, seramik, lateks/karma malzeme heykelcilik, mücevher yapımı (OHA! …öğretmenim sonradan bana dersi bırakmamı tavsiye etti çünkü ellerim kocamandı… haha… ama yaptığım havalı gümüş yüzüklerden bazıları hâlâ duruyor), çizim, resim ve şu anda aklıma gelmeyen daha bir çok ders alarak başladım. İkinci senemde almam gereken zorunlu dersler arasında gravür, oyma ve litografiyi de içeren baskı resim dersi de vardı. Baskı sanatsal çalışmalarım için mükemmel bir yol gibi göründü bana, farklı malzemelerle çalışmak, önce ahşap üzerine çizip sonra kazıyıp baskı yapmak ve bu şekilde imgeyi çoğaltmak hoşuma gitmişti. Özellikle de çalışmalarımı çoğaltabilme fikri bana müthiş cazip geldi, stencil yapmaya da sanırım bu nedenle başladım. O zamanlar çok sabırsız bir sanatçı olduğum için, ki hâlâ da öyleyim, son ürünü çabucak görmek istiyordum ve adım adım işleyen bir süreç olarak baskı benim için en uygun yol gibi görünüyordu. Zamanla comatex, linoleum gibi başka malzemelerle de çalışmaya başladım. Böylece okulun son iki yılında daha çok baskıya odaklandım. Nedense okuldayken serigrafi derslerini almamıştım ama 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra sevgili dostum, fotoğrafçı Kenan Sunar’la beraber bir serigrafi baskı stüdyosu kurduk. Kendi kendimize çözmeye çalıştığımızdan bu süreci öğrenirken bazı zorluklar da yaşadık ama sonunda bir sürü sanat eseri ortaya koyduk. O dönemde gerekli para akışını sağlayacak tişört baskılarını da bu şekilde yapmaya başladım. Ne yazık ki üniversite yıllarımın büyük bir kısmını belgelemedim, ama burada gördüğünüz eserlerin çoğunun satılmış olduğunu söyleyebilirim. Bir zamanlar Madam Butterfly’ın ev sahipliğini yaptığı bir evde üç kişilik bir sergi için yaptığım duvar oymaları da bunların arasında yer alıyor.


In 1995 I started going to art school at  The School of the Museum School of Fine Arts in Boston, MA. I started out by taking classes in photography, ceramic, latex/mixed material sculpture, jewlery making (WTF! ...my teacher later on advised me to drop the class because my hands were too big..haha..but I still have a couple of cool silver rings I made) drawing and painting and many more classes that dont come to mind right now. In my second year, with the mandatory classes assigned to me, I started printmaking classes which included woodcutting, etching, and lithography. Printmaking seemed a great way of expressing my art work, working with different materials first drawing onto wood, then carving it out and then printing and reproducing the image. Especially the fact that I could reproduce my work seemed very enticing to me which is probably why I started to do stencils.  As I was, and still am a very impatient artist, wanting to see the final product instantly, printmaking seemed like the best direction for me to go as it is a step by step process. As time progressed I staretd working with other materials such as comatex and linoleum.


So my final two years of school mainly focused on printmaking. For some reason I did not take up silkscreen printing while in collage but after moving back to Istanbul in the year 2000 I set up a silkscreen printing studio with my good friend and photographer Kenan Sunar. At first we had some difficulties learning the process as we tried to figure it out by ourselves but I ended up producing a whole bunch of artwork and also started to print t shirts which at the time was a much needed cash flow. Unfortunately I did not document the majority of my work during my collage years but I have to say most of the pieces that are shown here have been sold!. Included is also some wall carvings I did for a 3 man show in an apartment one time owned bl Madame Butterfly!.


 


Ari Alpert – Bio


1975 yılında Manhattan’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını New York, Londra ve İstanbul’da geçirdikten sonra Boston Museum School of Fine Arts Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar eğitimi aldı. Fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı üzerine çalıştı. İlerleyen dönemde gravür, oyma, litografi ve baskı üzerine yoğunlaşarak comatex ve linoleum gibi malzemelere yöneldi. 


2000 yılında Türkiye’ye yerleştiğinde bir serigrafi baskı atölyesi kurdu. OBEY fenomeninden yola çıkan Osman adlı kolektif sanat hareketine öncülük ederek İstanbul’un güncel sanat yaşamına yepyeni mecra ve yaklaşımlarla farklı bir dinamizm kazandırdı. İstanbul’dan Berlin’e, Kopenhag’dan Miami’ye müzik ve sanatı bir araya getiren happening’lerin merkezinde yer aldı. İlerleyen yıllarda stencil ve gravür eğitim atölyeleri düzenleyerek tecrübelerini geleceğin sanatçılarıyla paylaştı. Baskı, stencil, gravür ve duvar resmi çalışmalarıyla İstanbul’dan Bombay’a, New York’tan İbiza’ya Türkiye’de ve yurtdışında pek çok sergi, müze, bienal ve sanatsal projeye katkıda bulundu.


Ari Alpert was born in Manhattan, NY, in 1975. After spending his childhood in NewYork, London and Istanbul, he studied fine arts at the School of the Museum of FineArts, Boston. He worked in the fields of photography, ceramics, sculpture and jewellery design. He later focused on engraving, etching, lithography and printing,and especially the use of materials like Komatex and linoleum.After settling in Turkey in 2000, he set up his own silkscreen printing workshop.
Influenced by Shepard Fairey’s OBEY, he spearheaded the collective art movement,Osman, introducing fresh dynamism to Istanbul’s contemporary art circles with newmedia and approaches. From Istanbul to Berlin and from Copenhagen to Miami, hetook a central place in happenings that brought music and art together.In later years, he organized stencil and etching workshops to share his know-how
the artists of the future. With his prints, stencils, etchings and murals, he hastaken part in many exhibitions, biennials and artistic projects in both Turkey andabroad.


Sanatçı Metni / Artist Statement


Gravür, oyma, litografi ve baskı üzerine yoğunlaşan Ari Alpert, karışık teknikle üretilen ana imgeyi baskı yoluyla çoğaltma fikrinden güç alıyor. Köklerini pop-art’tan ve sokak sanatından alan bu demokratik, kolektif ve isyankar yaklaşım Alpert’in sanatçı kimliğinin çekirdeğini oluşturuyor. Alpert, sanatçının ilahlaştığı ve imgenin mesajı dikte ettiği kurumsallaşmış sanatsal geleneğin aksine imgenin özgürleştiği ve kendi hikayesini yarattığı bir yol izliyor. Baskı yolu ile farklı müdahalelerle manuel olarak çoğaltılabilen bu çalışma biçiminde sanatçı anonimleşirken eserin kendisi her geçen gün yeni anlamlar kazanıyor. Çağdaş yaşamın özündeki kaosu mercek altına alan sanatçı, insan doğasındaki çatışmayı zaman zaman mizahtan güç alan, dinamik ve kendine özgü bir görsellikle ortaya koyuyor.



Focusing on engraving, etching and lithography Ari Alpert draws strength from theidea of multiplying a main image produced in mixed media. This democratic,collective and rebellious approach rooted in pop-art and street art lies at the core ofAlpert’s artistic identity. Alpert casts away the institutionalized artistic tradition of the İdolized artist, where the image dictates the message, instead following a path where
the image is liberated and as the artist, he can create his own story. In his style of work, where the image is multiplied manually through print, the artist becomesanonymous, and the work takes on new meanings with every passing day. The artistalso focuses on the chaos at the heart of contemporary life, exposing the conflict in human nature with his dynamic, humorous and unique visuality.



 


Cehennet - 2nd Edition 2016 Heavenell Linocut - mixed media 48x34cm




InIntelligent Müren – Zeki Müren





Intelligent Müren - 2025 Stencil / Kağıt kolaj / Patron Kağıt / Dantel - 35x50cm








Intelligent Müren - Zeki Müren
Stencil - Dantel - Kağıt Kolaj 2025














Sıkıysa Paylaş:

Recent Posts

Sanat Okur – Atölye Söyleşileri: Ari Alpert


Nil Has
 19 Ocak 2026
 16 dakika
 
Atölye Söyleşilerinin yirmi birinci konuğu farklı tekniklerde gravür üreten çok kültürlü sanatçı Ari Alpert.
Ari Alpert, eğitim yıllarında fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi farklı disiplinlerde üretim yaptı; son yıllarda ise gravür, oyma, litografi ve baskı tekniklerine yoğunlaştı. Sanatsal üretiminin yanı sıra, baskı teknikleri üzerine workshop ve atölyeler düzenleyerek eğitici kimliğiyle de öne çıkar.
Ari Alpert’in işlerinde bazen bir penis bazen de çiçek-böcek, bazen bir dansöz bazen de bir yeşilçam ikonu karşımıza çıkar. İşlerinde siyasi ve politik iğnelemeden kaçınmaz, bazen açık bazen de üstü kapalı iktidar, para, arzu, hafıza başlıklarında söylemleri açık eder.
Kendinden bahseder misin?
Ben aslında New York doğumluyum. İlk üç yaşıma kadar New York’ta doğup büyüdüm, sonra üç yaşımdan on yaşıma kadar Londra’da yaşadım. On yaşımdan sonra annem ilk defa “Türkiye’ye gidelim mi?” diye sorduğunda, Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu, Türkçe de bilmiyordum. 1985 yılında, on yaşındayken Türkiye’ye geldim ve buraya adım attığım an gerçekten âşık oldum.
Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra tekrar Amerika’ya, Boston’a döndüm ve Museum School of Fine Arts’ta dört yıl üniversite okudum. O sırada aynı zamanda geceleri bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. Yani bir yandan tamamen sanatın içindeydim, bir yandan da iş dünyasının içinde aktif olarak yer alıyordum.
2000 yılında, aslında 9/11’den tam bir ay önce ki o gün o binadaydım, aynı saatlerde Türkiye’ye kesin olarak dönmeye karar verdim. Sanat ve business mind’ımı nasıl birlikte kullanabilirim diye düşünerek reklamcılığa girdim ama asıl amacım her zaman sanatımı Türkiye’de icra etmekti. Türkiye bana politik, kültürel ve sosyal olarak daha challenging bir alan gibi geliyordu; kendini doğrudan değil de dolaylı, daha katmanlı yollarla ifade etme biçimleri bana çok daha ilginç ve güçlü hissettirdi.
Bu yüzden önce sokak sanatıyla başladım ama aynı zamanda gravür üretmeye de devam ettim, çünkü okulda son iki yılımda ağırlıklı olarak gravür okumuştum. Litografi, serigrafi, tahta gravür gibi teknikler benim temel dilimin bir parçasıydı. Aslında sokakta yaptığım işler de atölyede yaptığım gravürlerle aynı düşünsel yerden besleniyordu.
Şu an yaklaşık yirmi beş senedir Türkiye’deyim. Türkiye’ye ilk geldiğimde Cihangir’e taşınmıştım ve o günden beri de Cihangir’de yaşıyorum. O zamanlar Cihangir bugünkü gibi “sanat, sepet, cool” bir yer değildi; çok daha serseri, daha ham ve daha gerçek bir yerdi. Şimdi herkes “Sanatçıysan kesin Cihangir’de yaşıyorsundur” gibi bir algıya sahip ama ben aslında Cihangir bu hale gelmeden çok önce buradaydım. Benim Cihangir’le kurduğum bağ, bir trendin parçası olmaktan çok, orayla zaman içinde gelişen bir sevgi ve aidiyet ilişkisiydi.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Ben aslında on yedi sene boyunca aynı atölyede çalışıyordum ama oradan maalesef çıkarıldım. Şimdiki atölyem Tophane tarafında ve garip bir şekilde burayı çok daha fazla sevdim, çünkü çevresindeki yerel esnaf, kartonpiyer ustaları ve zanaatkârlarla iç içe olmak beni tekrar kendi özüme döndürdü. Orada, bütün zanaatçıların arasında, gerçekten ait olduğum yerde olduğumu hissetmeye başladım. Zaten Cihangir’in prototipi çok değişti, eski ruhu kalmadı diyebilirim, o yüzden bu yeni çevre bana hem daha gerçek hem de daha samimi geliyor.
İlk atölyem çok çok daha büyüktü, neredeyse şimdiki atölyemin üç katıydı ama zamanla anladım ki mesele sadece metrekare değilmiş. Yeni atölyemde bir bahçem var ve bu benim için inanılmaz büyük bir lüks. Özellikle yaz aylarında gravür derslerini bahçede veriyorum, tabii içeride de çalışıyoruz ama bahçenin olması bütün atmosferi değiştiriyor. Cihangir’de zaten bahçe bulmak neredeyse imkânsız bir şey.
Bahçemde arkada bir ayva ağacım var, bir de limon ağacım var. Eski atölyeden kalan bir sürü ekstra masayı da bahçeye koydum, böylece açık havada hem üretim yapılabilen hem de birlikte vakit geçirilebilen bir alan oluştu. Aslında küçülmüş gibi görünen bir mekân, bana çok daha büyük bir özgürlük alanı açtı ve o yüzden şu an gerçekten çok mutluyum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Alpert Atelier benim için yalnızca iş ürettiğim bir yer değil, aynı zamanda düşüncelerimi toparladığım, kendimle baş başa kalabildiğim ve zamanın hızından bir süreliğine çıktığım bir sığınak gibi çalışıyor; bazen hiçbir şey üretmesem bile orada bulunmak, zihnimi temizleyen ve beni yeniden merkeze getiren bir eyleme dönüşüyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Bir canlı olsaydı muhtemelen sabırlı ama biraz da inatçı bir hayvan olurdu; çünkü her şeye yavaş yavaş alışır ama bir kez alıştığında çok güçlü bir bağ kurar. Kokusu eski ahşap, toz, boya ve kahvenin birbirine karıştığı, insanı hemen içine alan tanıdık bir sıcaklık olurdu. Sesi ise dış dünyanın uğultusundan kopuk, arada bir sprey boyanın, matbaa mürekkebinin, kâğıdın ya da seramiğin çıkardığı küçük temas sesleriyle bölünen sakin bir fon gibi akardı.
Ama aynı zamanda haykıra haykıra bağıran, biraz deli, huzursuz bir organizma da olurdu. “Ben ne yapıyorum?”, “Bu gerçekten sanat mı?”, “Politically correct miyim?”, “Daha büyük iş mi yapmalıyım?”, “Edisyonlu iş yapmak işimin value’sunu mu düşürüyor?”, “Bu sanat mı yoksa sanat sepet mi?” gibi soruların atölye duvarlarının arasında yankılandığı, sürekli kendini sorgulayan bir ruhu olurdu. Yani hem sakin, sabırlı ve üretken, hem de kendiyle kavga eden, itiraz eden, durmadan sorgulayan canlı bir varlık gibi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nelerdir?
Bir sanatçının atölyesini sadece bir üretim yeri olmaktan çıkaran şey aslında oranın bir tür zen alanına dönüşmesi. Benim için atölye sürekli beni hatırlatan bir yer; hatta bazen bana “daha çok çalışmalısın” diye fısıldayan bir alan gibi. Üretmediğim zamanlarda içimde hemen bir suçluluk duygusu oluşuyor, sanki atölye orada durup bana “hadi Ari, devam et, her gün üret, kendini daha da geliştir” diyormuş gibi hissettiriyor.
Yani atölyenin varoluşu bile beni iten, motive eden ve üretmeye zorlayan bir güç. Aynı zamanda tam anlamıyla bir zen alanı, çünkü en rahat, en güvende ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Beni gerçekten mutlu eden şeyin sanat olduğunu en net orada hatırlıyorum. O yüzden atölye benim için hem disiplin, hem yüzleşme, hem de tamamen bana ait, özel ve biraz da “sacred” bir alan.
Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Alpert Atelier in görünmeyen ama benim için en önemli malzemesi aslında fiziksel olarak görünen bir şey değil. Aynı zamanda atölyem bir eğitim alanı olduğu için, orada yaklaşık on beş senedir birebir gravür dersleri veriyorum, bazen de toplu workshoplar yapıyorum. O yüzden atölyenin en önemli malzemesi aslında oradaki öğrencilerin varlığı. Yani o bahsettiğim asıl malzeme, o enerji.
Bir insana yeni bir şey öğretmek, o baskıyı kazırken ne kadar terapik bir süreçten geçtiğini görmek, baskı anında herkesin o heyecanı birlikte yaşaması ve baskı çıktıktan sonra sonuçla yüzleştiği o an… İşte orada oluşan duygu, paylaşım, birbirini alkışlama hali… Atölyenin gerçek gücü tam olarak orası.
O enerji olmadan atölye sadece bir mekân olurdu. Ama o enerjiyle yaşayan, nefes alan bir yere dönüşüyor.
Tabii ki bunun yanında sabır ve sezgi de çok önemli, çünkü her şey biraz zamana bırakılmak zorunda. Her iş hemen olmuyor, bazı şeylerin demlenmesi gerekiyor. Ama hepsinin üstünde, en önemli malzeme kesinlikle enerji.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bir anlamda gizlidir çünkü henüz tamamlanmamış düşünceleri, kırılgan süreçleri ve sanatçının en savunmasız halini barındırır; ziyaretler sırasında beni rahatsız eden şey genellikle işlerin henüz olgunlaşmadan “son ürün” gibi değerlendirilmesi ya da mekânın bir sergi alanı gibi algılanmasıdır, çünkü atölye daha çok bir soru sorma ve deneme alanıdır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsaydım, aslında tamamen bu işle alakasız birini seçerdim; bir muhasebeci, bir sekreter ya da bir pazarlama direktörü gibi. Çünkü bence herkesin içinde mutlaka bir yaratıcılık var. Bir Yazılımcı (kod yazan) bile bunun bir parçası, o da başlı başına bir sanat türü. Atölyeyi ben biraz bir oyun alanı gibi görüyorum, içinde de bir sürü “oyuncağım” var. Oyuncaktan kastım tabii ki malzemeler; yani her türden, her ihtimale karşı her şey.
Benim atölyemin en büyük özelliği, aklıma bir fikir geldiği anda onu gerçekleştirebilecek imkâna sahip olması. Yapıştırıcıdan tut, boya kompresörüne, sprey boyadan sulu boya ve yağlı boyaya, çividen çakmaya kadar her şey elimizin altında. O yüzden oraya gelen kişinin nötr bilinciyle, hiçbir beklenti olmadan o alana girmesini isterim ve sonra onu serbest bırakırım. İnanıyorum ki mutlaka kendine göre bir şey bulur ve bir şey üretir. Çünkü her insanın içinde bir ifade etme ihtiyacı ve mutlaka bir kreatif taraf var.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyemde geçen bir gün bazen çok planlı, bazen de tamamen plansız ilerliyor. Özellikle gravür alanında bir fikrin kafamda netleşmesi bazen birkaç hafta, bazen de birkaç ay sürebiliyor ve o noktaya geldiğinde işi çok düzgün, çok planlı bir şekilde yürütmem gerekiyor. Aslında bu tarafı karakterime biraz ters, çünkü ben oldukça sabırsız bir insanım. Üniversitedeyken hocalarım da tam bu yüzden beni gravür bölümüne yönlendirmişlerdi; “Biraz daha düşünerek, planlayarak ve programlayarak çalışırsan kendini çok daha doğru ifade edebilirsin” demişlerdi.
O yüzden atölyeye bazen düzenli, planlı ve kafamda net bir programla giriyorum. Bazen de tam tersi oluyor; Allah ne verdiyse, şakır şukur… O an politik bir şey olur, sokakta duyduğum bir laf olur, annemden bir cümle duyarım, bir argo takılır kulağıma, bir duygu gelir ve direkt onun peşinden atölyeye girerim. O zaman atölye biraz daha dağınık, daha sezgisel bir alan haline geliyor.
Gravür yaptığım zaman ise her şeyin temiz, düzenli ve organize olması şart. Çünkü o teknik bunu istiyor, başka türlü yürümüyor. Bu yüzden atölyemi aslında iki farklı şekilde kullanıyorum: biri tamamen planlı, kontrollü ve disiplinli bir üretim alanı olarak, diğeri ise içgüdüsel, anlık ve daha özgür bir ifade alanı olarak.

Can you tell us about yourself?
I was actually born in New York. I lived there until I was three, then from three to ten I lived in London. When my mother first asked, “Shall we go to Türkiye?” I was ten years old, and I knew nothing about the country. I didn’t even speak Turkish. In 1985, I came to Türkiye, and the moment I set foot here, I truly fell in love with it.
After finishing middle school and high school, I went back to the US, to Boston, and studied for four years at the Museum School of Fine Arts. At the same time, I was working nights as a marketing manager at a company. So I was completely immersed in art, while also being actively involved in the business world.
In 2000, actually exactly one month before 9/11—and I was in that building on that day, at the same hours—I decided to return to Türkiye permanently. I entered advertising, thinking about how I could combine my art and my business mindset, but my real goal was always to practice my art in Türkiye. Politically, culturally, and socially, Türkiye felt much more challenging to me. The way people express themselves indirectly, in layered and subtle ways rather than directly, felt far more interesting and powerful.
That’s why I first started with street art, while continuing to produce prints, since in my last two years at school I had focused mainly on printmaking. Techniques like lithography, silkscreen, and woodcut are part of my core visual language. In fact, the works I made on the street and the engravings I made in the studio were coming from exactly the same conceptual place.
I’ve now been in Türkiye for about twenty-five years. When I first arrived, I moved to Cihangir and I’ve lived there ever since. Back then, Cihangir wasn’t the “artsy, cool” place it is today. It was much rougher, more raw, more real. Now people assume, “If you’re an artist, you must live in Cihangir,” but I was there long before it became trendy. My relationship with Cihangir is not about being part of a trend, but about a bond that grew over time, rooted in love and a sense of belonging.
How did your current space become your studio? How long have you been working there?
I worked in the same studio for seventeen years, but unfortunately I was forced to leave. My current studio is in Tophane, and strangely enough, I love it much more. Being surrounded by local tradespeople, plaster ornament craftsmen, and artisans brought me back to my essence. Among all those craftspeople, I started to feel like I was truly where I belonged. Cihangir has changed so much that its old spirit is almost gone, so this new environment feels more real and sincere to me.
My old studio was almost three times bigger than this one. But over time I realized that it’s not just about square meters. My new studio has a garden, which is an incredible luxury for me. In the summer, I give engraving classes in the garden. Of course, we also work inside, but having that outdoor space completely changes the atmosphere. In Cihangir, finding a garden is almost impossible.
I have a quince tree and a lemon tree in the garden. I moved many extra tables from the old studio there, so it became a place where we can both produce and spend time together outdoors. What looks like a smaller space has actually opened up a much larger area of freedom for me, and that’s why I’m truly happy right now.
Besides production, what does the studio represent for you?
Alpert Atelier is not just a place where I make work. It’s a refuge where I gather my thoughts, stay alone with myself, and step out of the speed of time. Even if I don’t produce anything, just being there cleans my mind and brings me back to my center.
If your studio were a living being, a smell, and a sound, what would they be?
If it were a living being, it would probably be a patient but slightly stubborn animal. It takes time to get used to things, but once it does, it forms very strong bonds. Its smell would be a warm, familiar mix of old wood, dust, paint, and coffee. Its sound would be a calm background, detached from the noise of the outside world, occasionally interrupted by the small contact sounds of spray paint, printing ink, paper, or ceramic.
But at the same time, it would also be a loud, restless, slightly crazy organism. Questions like “What am I doing?”, “Is this really art?”, “Am I politically correct?”, “Should I be making bigger work?”, “Does making editions reduce the value of my work?”, “Is this art or just ‘sanat sepet’?” would echo within its walls. So it would be both calm and productive, and at the same time constantly questioning, arguing with itself, and objecting—a truly alive entity.
What turns a studio into more than just a production space?
It becomes a kind of zen area. For me, the studio is a place that constantly reminds me of who I am. Sometimes it feels like it whispers, “You should work more.” When I don’t produce, I immediately feel guilty, as if the studio itself is telling me, “Come on Ari, keep going, produce every day, improve yourself.”
So the mere existence of the studio pushes me forward and motivates me. At the same time, it is a complete zen space, because it’s where I feel safest, most relaxed, and most myself. It’s where I most clearly remember that art is what truly makes me happy. That’s why the studio is discipline, confrontation, and also a completely personal, private, and slightly sacred space for me.
What is the most important invisible material of your studio?
The most important material of Alpert Atelier is not something physically visible. Since my studio is also an educational space, I’ve been giving one-on-one engraving lessons there for about fifteen years, as well as group workshops. So the most important material is actually the presence of the students—the energy they bring.
Teaching someone something new, watching how therapeutic the process of carving a plate is for them, sharing the excitement of the printing moment, and then facing the result together… that feeling, that sharing, that moment of applauding each other—that is the real power of the studio.
Without that energy, the studio would just be a space. With it, it becomes a living, breathing place.
Of course, patience and intuition are also essential, because everything needs time. Not every work happens immediately; some things need to steep, like tea. But above all, the most important material is definitely energy.
Are studios secret spaces? Are there things that disturb you during visits?
Studios are secret in a way because they contain unfinished ideas, fragile processes, and the artist’s most vulnerable state. What disturbs me most during visits is when works are judged as “final products” before they mature, or when the studio is perceived as an exhibition space. A studio is a place for questioning and experimenting, not for presenting finished answers.
If you gave your studio to someone for a day, who would it be?
I would actually choose someone completely unrelated to art: an accountant, a secretary, or a marketing director. Because I believe everyone has creativity inside them. Even a programmer is part of this—it’s an art form in itself.
I see my studio as a playground, and I have lots of “toys,” meaning materials. Everything is there: glue, paint compressors, spray paint, watercolors, oil paints, nails, hammers—anything I might need. The biggest feature of my studio is that when an idea comes to my mind, I can immediately realize it.
I would want the person to enter the space with a neutral mind, with no expectations, and then I would just let them go. I believe they would definitely find something and produce something. Because every human being has a need to express themselves and a creative side.
Finally, what is a day like in your studio?
Sometimes it’s very planned, sometimes completely unplanned. In printmaking, an idea can take weeks or even months to become clear, and when it does, I have to work in a very structured and precise way. This is actually a bit against my character, because I’m quite impatient. At university, my professors directed me to printmaking for this exact reason, saying, “If you work more thoughtfully, more planned, and more programmed, you’ll express yourself much better.”
So sometimes I enter the studio with a clear plan and discipline. Other times it’s the opposite: whatever comes, comes. A political event, something I hear on the street, a sentence from my mother, a slang word, a feeling—and I follow it straight into the studio. Then the studio becomes more chaotic, more intuitive, more instinctive.
When I work on engravings, everything has to be clean, organized, and controlled. The technique demands it. Otherwise, it simply doesn’t work. So I actually use my studio in two different ways: one as a planned, disciplined, and controlled production space, and the other as an instinctive, spontaneous, and freer space of expression.









Sıkıysa Paylaş:
  1. Jim Jarmusch Leave a reply
  2. Sanat Sepet Leave a reply
  3. “Aynı Bakıyoruz, Farklı Görüyorum” Ari Sarkis Alpert Leave a reply
  4. Çiçek/Böcek Leave a reply
  5. Çicek Böcek Pop Up Sergi Devam ediyor Leave a reply
  6. Woodcut – 2001 Ari Alpert Leave a reply
  7. Dantelli Seri Leave a reply
  8. PART 2/5 💐Çiçek – Böcek🐞 Ari Alpert Leave a reply
  9. Eyes wide shut Leave a reply
  10. Thank so much Rabia Güreli Hanım for your purchase and kind words. It means the world to me! ❤️⚡️❤️ Leave a reply
  11. thanks chatgpt Leave a reply
  12. Allah is büyük Leave a reply
  13. Davşan Kanı Leave a reply
  14. 1993 Oil Painting “State of Mind” Leave a reply
  15. Cenazaying Leave a reply
  16. LOVE MORUK Leave a reply
  17. önce sev Leave a reply
  18. Bliss Leave a reply
  19. Leave a reply
  20. ÇİÇEK – BÖCEK Leave a reply
  21. Yabancı Olma! “Aynı bakıyoruz, farklı görüyoruz…” Leave a reply
  22. Self Explanitory Leave a reply
  23. Çiçek Böcek Sergi at Zoi Leave a reply
  24. “Sanat Sepet — Duvar ağlar, gönül yanar” Leave a reply