Sanat Okur – Atölye Söyleşileri: Ari Alpert


Nil Has
 19 Ocak 2026
 16 dakika
 
Atölye Söyleşilerinin yirmi birinci konuğu farklı tekniklerde gravür üreten çok kültürlü sanatçı Ari Alpert.
Ari Alpert, eğitim yıllarında fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi farklı disiplinlerde üretim yaptı; son yıllarda ise gravür, oyma, litografi ve baskı tekniklerine yoğunlaştı. Sanatsal üretiminin yanı sıra, baskı teknikleri üzerine workshop ve atölyeler düzenleyerek eğitici kimliğiyle de öne çıkar.
Ari Alpert’in işlerinde bazen bir penis bazen de çiçek-böcek, bazen bir dansöz bazen de bir yeşilçam ikonu karşımıza çıkar. İşlerinde siyasi ve politik iğnelemeden kaçınmaz, bazen açık bazen de üstü kapalı iktidar, para, arzu, hafıza başlıklarında söylemleri açık eder.
Kendinden bahseder misin?
Ben aslında New York doğumluyum. İlk üç yaşıma kadar New York’ta doğup büyüdüm, sonra üç yaşımdan on yaşıma kadar Londra’da yaşadım. On yaşımdan sonra annem ilk defa “Türkiye’ye gidelim mi?” diye sorduğunda, Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu, Türkçe de bilmiyordum. 1985 yılında, on yaşındayken Türkiye’ye geldim ve buraya adım attığım an gerçekten âşık oldum.
Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra tekrar Amerika’ya, Boston’a döndüm ve Museum School of Fine Arts’ta dört yıl üniversite okudum. O sırada aynı zamanda geceleri bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. Yani bir yandan tamamen sanatın içindeydim, bir yandan da iş dünyasının içinde aktif olarak yer alıyordum.
2000 yılında, aslında 9/11’den tam bir ay önce ki o gün o binadaydım, aynı saatlerde Türkiye’ye kesin olarak dönmeye karar verdim. Sanat ve business mind’ımı nasıl birlikte kullanabilirim diye düşünerek reklamcılığa girdim ama asıl amacım her zaman sanatımı Türkiye’de icra etmekti. Türkiye bana politik, kültürel ve sosyal olarak daha challenging bir alan gibi geliyordu; kendini doğrudan değil de dolaylı, daha katmanlı yollarla ifade etme biçimleri bana çok daha ilginç ve güçlü hissettirdi.
Bu yüzden önce sokak sanatıyla başladım ama aynı zamanda gravür üretmeye de devam ettim, çünkü okulda son iki yılımda ağırlıklı olarak gravür okumuştum. Litografi, serigrafi, tahta gravür gibi teknikler benim temel dilimin bir parçasıydı. Aslında sokakta yaptığım işler de atölyede yaptığım gravürlerle aynı düşünsel yerden besleniyordu.
Şu an yaklaşık yirmi beş senedir Türkiye’deyim. Türkiye’ye ilk geldiğimde Cihangir’e taşınmıştım ve o günden beri de Cihangir’de yaşıyorum. O zamanlar Cihangir bugünkü gibi “sanat, sepet, cool” bir yer değildi; çok daha serseri, daha ham ve daha gerçek bir yerdi. Şimdi herkes “Sanatçıysan kesin Cihangir’de yaşıyorsundur” gibi bir algıya sahip ama ben aslında Cihangir bu hale gelmeden çok önce buradaydım. Benim Cihangir’le kurduğum bağ, bir trendin parçası olmaktan çok, orayla zaman içinde gelişen bir sevgi ve aidiyet ilişkisiydi.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Ben aslında on yedi sene boyunca aynı atölyede çalışıyordum ama oradan maalesef çıkarıldım. Şimdiki atölyem Tophane tarafında ve garip bir şekilde burayı çok daha fazla sevdim, çünkü çevresindeki yerel esnaf, kartonpiyer ustaları ve zanaatkârlarla iç içe olmak beni tekrar kendi özüme döndürdü. Orada, bütün zanaatçıların arasında, gerçekten ait olduğum yerde olduğumu hissetmeye başladım. Zaten Cihangir’in prototipi çok değişti, eski ruhu kalmadı diyebilirim, o yüzden bu yeni çevre bana hem daha gerçek hem de daha samimi geliyor.
İlk atölyem çok çok daha büyüktü, neredeyse şimdiki atölyemin üç katıydı ama zamanla anladım ki mesele sadece metrekare değilmiş. Yeni atölyemde bir bahçem var ve bu benim için inanılmaz büyük bir lüks. Özellikle yaz aylarında gravür derslerini bahçede veriyorum, tabii içeride de çalışıyoruz ama bahçenin olması bütün atmosferi değiştiriyor. Cihangir’de zaten bahçe bulmak neredeyse imkânsız bir şey.
Bahçemde arkada bir ayva ağacım var, bir de limon ağacım var. Eski atölyeden kalan bir sürü ekstra masayı da bahçeye koydum, böylece açık havada hem üretim yapılabilen hem de birlikte vakit geçirilebilen bir alan oluştu. Aslında küçülmüş gibi görünen bir mekân, bana çok daha büyük bir özgürlük alanı açtı ve o yüzden şu an gerçekten çok mutluyum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Alpert Atelier benim için yalnızca iş ürettiğim bir yer değil, aynı zamanda düşüncelerimi toparladığım, kendimle baş başa kalabildiğim ve zamanın hızından bir süreliğine çıktığım bir sığınak gibi çalışıyor; bazen hiçbir şey üretmesem bile orada bulunmak, zihnimi temizleyen ve beni yeniden merkeze getiren bir eyleme dönüşüyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Bir canlı olsaydı muhtemelen sabırlı ama biraz da inatçı bir hayvan olurdu; çünkü her şeye yavaş yavaş alışır ama bir kez alıştığında çok güçlü bir bağ kurar. Kokusu eski ahşap, toz, boya ve kahvenin birbirine karıştığı, insanı hemen içine alan tanıdık bir sıcaklık olurdu. Sesi ise dış dünyanın uğultusundan kopuk, arada bir sprey boyanın, matbaa mürekkebinin, kâğıdın ya da seramiğin çıkardığı küçük temas sesleriyle bölünen sakin bir fon gibi akardı.
Ama aynı zamanda haykıra haykıra bağıran, biraz deli, huzursuz bir organizma da olurdu. “Ben ne yapıyorum?”, “Bu gerçekten sanat mı?”, “Politically correct miyim?”, “Daha büyük iş mi yapmalıyım?”, “Edisyonlu iş yapmak işimin value’sunu mu düşürüyor?”, “Bu sanat mı yoksa sanat sepet mi?” gibi soruların atölye duvarlarının arasında yankılandığı, sürekli kendini sorgulayan bir ruhu olurdu. Yani hem sakin, sabırlı ve üretken, hem de kendiyle kavga eden, itiraz eden, durmadan sorgulayan canlı bir varlık gibi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nelerdir?
Bir sanatçının atölyesini sadece bir üretim yeri olmaktan çıkaran şey aslında oranın bir tür zen alanına dönüşmesi. Benim için atölye sürekli beni hatırlatan bir yer; hatta bazen bana “daha çok çalışmalısın” diye fısıldayan bir alan gibi. Üretmediğim zamanlarda içimde hemen bir suçluluk duygusu oluşuyor, sanki atölye orada durup bana “hadi Ari, devam et, her gün üret, kendini daha da geliştir” diyormuş gibi hissettiriyor.
Yani atölyenin varoluşu bile beni iten, motive eden ve üretmeye zorlayan bir güç. Aynı zamanda tam anlamıyla bir zen alanı, çünkü en rahat, en güvende ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Beni gerçekten mutlu eden şeyin sanat olduğunu en net orada hatırlıyorum. O yüzden atölye benim için hem disiplin, hem yüzleşme, hem de tamamen bana ait, özel ve biraz da “sacred” bir alan.
Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Alpert Atelier in görünmeyen ama benim için en önemli malzemesi aslında fiziksel olarak görünen bir şey değil. Aynı zamanda atölyem bir eğitim alanı olduğu için, orada yaklaşık on beş senedir birebir gravür dersleri veriyorum, bazen de toplu workshoplar yapıyorum. O yüzden atölyenin en önemli malzemesi aslında oradaki öğrencilerin varlığı. Yani o bahsettiğim asıl malzeme, o enerji.
Bir insana yeni bir şey öğretmek, o baskıyı kazırken ne kadar terapik bir süreçten geçtiğini görmek, baskı anında herkesin o heyecanı birlikte yaşaması ve baskı çıktıktan sonra sonuçla yüzleştiği o an… İşte orada oluşan duygu, paylaşım, birbirini alkışlama hali… Atölyenin gerçek gücü tam olarak orası.
O enerji olmadan atölye sadece bir mekân olurdu. Ama o enerjiyle yaşayan, nefes alan bir yere dönüşüyor.
Tabii ki bunun yanında sabır ve sezgi de çok önemli, çünkü her şey biraz zamana bırakılmak zorunda. Her iş hemen olmuyor, bazı şeylerin demlenmesi gerekiyor. Ama hepsinin üstünde, en önemli malzeme kesinlikle enerji.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bir anlamda gizlidir çünkü henüz tamamlanmamış düşünceleri, kırılgan süreçleri ve sanatçının en savunmasız halini barındırır; ziyaretler sırasında beni rahatsız eden şey genellikle işlerin henüz olgunlaşmadan “son ürün” gibi değerlendirilmesi ya da mekânın bir sergi alanı gibi algılanmasıdır, çünkü atölye daha çok bir soru sorma ve deneme alanıdır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsaydım, aslında tamamen bu işle alakasız birini seçerdim; bir muhasebeci, bir sekreter ya da bir pazarlama direktörü gibi. Çünkü bence herkesin içinde mutlaka bir yaratıcılık var. Bir Yazılımcı (kod yazan) bile bunun bir parçası, o da başlı başına bir sanat türü. Atölyeyi ben biraz bir oyun alanı gibi görüyorum, içinde de bir sürü “oyuncağım” var. Oyuncaktan kastım tabii ki malzemeler; yani her türden, her ihtimale karşı her şey.
Benim atölyemin en büyük özelliği, aklıma bir fikir geldiği anda onu gerçekleştirebilecek imkâna sahip olması. Yapıştırıcıdan tut, boya kompresörüne, sprey boyadan sulu boya ve yağlı boyaya, çividen çakmaya kadar her şey elimizin altında. O yüzden oraya gelen kişinin nötr bilinciyle, hiçbir beklenti olmadan o alana girmesini isterim ve sonra onu serbest bırakırım. İnanıyorum ki mutlaka kendine göre bir şey bulur ve bir şey üretir. Çünkü her insanın içinde bir ifade etme ihtiyacı ve mutlaka bir kreatif taraf var.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyemde geçen bir gün bazen çok planlı, bazen de tamamen plansız ilerliyor. Özellikle gravür alanında bir fikrin kafamda netleşmesi bazen birkaç hafta, bazen de birkaç ay sürebiliyor ve o noktaya geldiğinde işi çok düzgün, çok planlı bir şekilde yürütmem gerekiyor. Aslında bu tarafı karakterime biraz ters, çünkü ben oldukça sabırsız bir insanım. Üniversitedeyken hocalarım da tam bu yüzden beni gravür bölümüne yönlendirmişlerdi; “Biraz daha düşünerek, planlayarak ve programlayarak çalışırsan kendini çok daha doğru ifade edebilirsin” demişlerdi.
O yüzden atölyeye bazen düzenli, planlı ve kafamda net bir programla giriyorum. Bazen de tam tersi oluyor; Allah ne verdiyse, şakır şukur… O an politik bir şey olur, sokakta duyduğum bir laf olur, annemden bir cümle duyarım, bir argo takılır kulağıma, bir duygu gelir ve direkt onun peşinden atölyeye girerim. O zaman atölye biraz daha dağınık, daha sezgisel bir alan haline geliyor.
Gravür yaptığım zaman ise her şeyin temiz, düzenli ve organize olması şart. Çünkü o teknik bunu istiyor, başka türlü yürümüyor. Bu yüzden atölyemi aslında iki farklı şekilde kullanıyorum: biri tamamen planlı, kontrollü ve disiplinli bir üretim alanı olarak, diğeri ise içgüdüsel, anlık ve daha özgür bir ifade alanı olarak.

Can you tell us about yourself?
I was actually born in New York. I lived there until I was three, then from three to ten I lived in London. When my mother first asked, “Shall we go to Türkiye?” I was ten years old, and I knew nothing about the country. I didn’t even speak Turkish. In 1985, I came to Türkiye, and the moment I set foot here, I truly fell in love with it.
After finishing middle school and high school, I went back to the US, to Boston, and studied for four years at the Museum School of Fine Arts. At the same time, I was working nights as a marketing manager at a company. So I was completely immersed in art, while also being actively involved in the business world.
In 2000, actually exactly one month before 9/11—and I was in that building on that day, at the same hours—I decided to return to Türkiye permanently. I entered advertising, thinking about how I could combine my art and my business mindset, but my real goal was always to practice my art in Türkiye. Politically, culturally, and socially, Türkiye felt much more challenging to me. The way people express themselves indirectly, in layered and subtle ways rather than directly, felt far more interesting and powerful.
That’s why I first started with street art, while continuing to produce prints, since in my last two years at school I had focused mainly on printmaking. Techniques like lithography, silkscreen, and woodcut are part of my core visual language. In fact, the works I made on the street and the engravings I made in the studio were coming from exactly the same conceptual place.
I’ve now been in Türkiye for about twenty-five years. When I first arrived, I moved to Cihangir and I’ve lived there ever since. Back then, Cihangir wasn’t the “artsy, cool” place it is today. It was much rougher, more raw, more real. Now people assume, “If you’re an artist, you must live in Cihangir,” but I was there long before it became trendy. My relationship with Cihangir is not about being part of a trend, but about a bond that grew over time, rooted in love and a sense of belonging.
How did your current space become your studio? How long have you been working there?
I worked in the same studio for seventeen years, but unfortunately I was forced to leave. My current studio is in Tophane, and strangely enough, I love it much more. Being surrounded by local tradespeople, plaster ornament craftsmen, and artisans brought me back to my essence. Among all those craftspeople, I started to feel like I was truly where I belonged. Cihangir has changed so much that its old spirit is almost gone, so this new environment feels more real and sincere to me.
My old studio was almost three times bigger than this one. But over time I realized that it’s not just about square meters. My new studio has a garden, which is an incredible luxury for me. In the summer, I give engraving classes in the garden. Of course, we also work inside, but having that outdoor space completely changes the atmosphere. In Cihangir, finding a garden is almost impossible.
I have a quince tree and a lemon tree in the garden. I moved many extra tables from the old studio there, so it became a place where we can both produce and spend time together outdoors. What looks like a smaller space has actually opened up a much larger area of freedom for me, and that’s why I’m truly happy right now.
Besides production, what does the studio represent for you?
Alpert Atelier is not just a place where I make work. It’s a refuge where I gather my thoughts, stay alone with myself, and step out of the speed of time. Even if I don’t produce anything, just being there cleans my mind and brings me back to my center.
If your studio were a living being, a smell, and a sound, what would they be?
If it were a living being, it would probably be a patient but slightly stubborn animal. It takes time to get used to things, but once it does, it forms very strong bonds. Its smell would be a warm, familiar mix of old wood, dust, paint, and coffee. Its sound would be a calm background, detached from the noise of the outside world, occasionally interrupted by the small contact sounds of spray paint, printing ink, paper, or ceramic.
But at the same time, it would also be a loud, restless, slightly crazy organism. Questions like “What am I doing?”, “Is this really art?”, “Am I politically correct?”, “Should I be making bigger work?”, “Does making editions reduce the value of my work?”, “Is this art or just ‘sanat sepet’?” would echo within its walls. So it would be both calm and productive, and at the same time constantly questioning, arguing with itself, and objecting—a truly alive entity.
What turns a studio into more than just a production space?
It becomes a kind of zen area. For me, the studio is a place that constantly reminds me of who I am. Sometimes it feels like it whispers, “You should work more.” When I don’t produce, I immediately feel guilty, as if the studio itself is telling me, “Come on Ari, keep going, produce every day, improve yourself.”
So the mere existence of the studio pushes me forward and motivates me. At the same time, it is a complete zen space, because it’s where I feel safest, most relaxed, and most myself. It’s where I most clearly remember that art is what truly makes me happy. That’s why the studio is discipline, confrontation, and also a completely personal, private, and slightly sacred space for me.
What is the most important invisible material of your studio?
The most important material of Alpert Atelier is not something physically visible. Since my studio is also an educational space, I’ve been giving one-on-one engraving lessons there for about fifteen years, as well as group workshops. So the most important material is actually the presence of the students—the energy they bring.
Teaching someone something new, watching how therapeutic the process of carving a plate is for them, sharing the excitement of the printing moment, and then facing the result together… that feeling, that sharing, that moment of applauding each other—that is the real power of the studio.
Without that energy, the studio would just be a space. With it, it becomes a living, breathing place.
Of course, patience and intuition are also essential, because everything needs time. Not every work happens immediately; some things need to steep, like tea. But above all, the most important material is definitely energy.
Are studios secret spaces? Are there things that disturb you during visits?
Studios are secret in a way because they contain unfinished ideas, fragile processes, and the artist’s most vulnerable state. What disturbs me most during visits is when works are judged as “final products” before they mature, or when the studio is perceived as an exhibition space. A studio is a place for questioning and experimenting, not for presenting finished answers.
If you gave your studio to someone for a day, who would it be?
I would actually choose someone completely unrelated to art: an accountant, a secretary, or a marketing director. Because I believe everyone has creativity inside them. Even a programmer is part of this—it’s an art form in itself.
I see my studio as a playground, and I have lots of “toys,” meaning materials. Everything is there: glue, paint compressors, spray paint, watercolors, oil paints, nails, hammers—anything I might need. The biggest feature of my studio is that when an idea comes to my mind, I can immediately realize it.
I would want the person to enter the space with a neutral mind, with no expectations, and then I would just let them go. I believe they would definitely find something and produce something. Because every human being has a need to express themselves and a creative side.
Finally, what is a day like in your studio?
Sometimes it’s very planned, sometimes completely unplanned. In printmaking, an idea can take weeks or even months to become clear, and when it does, I have to work in a very structured and precise way. This is actually a bit against my character, because I’m quite impatient. At university, my professors directed me to printmaking for this exact reason, saying, “If you work more thoughtfully, more planned, and more programmed, you’ll express yourself much better.”
So sometimes I enter the studio with a clear plan and discipline. Other times it’s the opposite: whatever comes, comes. A political event, something I hear on the street, a sentence from my mother, a slang word, a feeling—and I follow it straight into the studio. Then the studio becomes more chaotic, more intuitive, more instinctive.
When I work on engravings, everything has to be clean, organized, and controlled. The technique demands it. Otherwise, it simply doesn’t work. So I actually use my studio in two different ways: one as a planned, disciplined, and controlled production space, and the other as an instinctive, spontaneous, and freer space of expression.









Sanat Sepet


🌻Çiçek/🪳Böcek adlı karma Pop Up sergiden işlerim - Part 4/5: Sanatçı Metin⬇️
🧺🎨 🍌❤️‍🩹"Sanat Sepet"
Ari Alpert’in Sanat Sepet adlı işi, sanat dünyasının değer ekonomisine yönelik doğrudan bir eleştiri sunar. Hasır bir sepetin içindeki sahte paralar, ortasından yükselen katı bir orta parmakla kesintiye uğrar. Jest basit ama nettir: Sanatta değeri gerçekten ne belirler?
🧺🎨
Sepet; toplama, sunma, hatta sadaka fikrini çağrıştırırken sahte para, bu değerin ne kadar kırılgan ve kurgusal olduğunu açığa çıkarır. Orta parmak ise bu dolaşıma katılmayı reddeder. Hakaret kişisel değil, yapısaldır.
🧺🎨
Stüdyo’dan çıkarken apar topar bir araya getirilmişken, birinin gelip “Peki bunun fiyatı ne?” diye sorması, eserin eleştirdiği sistemi ironik biçimde anında doğrular. Sanat Sepet!
❤️‍🩹🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌❤️‍🩹
Sanat Sepet is a direct critique of the art world’s value economy. A woven basket filled with fake money is interrupted by a rigid middle finger. The gesture is simple and unmistakable: what actually defines value in art?
The basket evokes collecting, offering, even charity; the fake money exposes the constructed and fragile nature of that value. The finger refuses participation. The insult is not personal, but structural.
The work was put together hastily as Ari was leaving his Studio—only for someone to immediately ask, “So, what’s the price?” An unintended moment that perfectly confirmed the work’s critique.
❤️‍🩹🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌🍌❤️‍🩹





Çiçek/Böcek


"Yazı Mazı" 35x50cm - Gravür/Karışık Tek.








İlk parça; bir Türk film afişinden alınan figürü, Kaş’ta terk edilmiş bir ilkokulda bulduğum eski yazı öğretim afişiyle buluşturuyor. Harf öğretmek için üretilmiş bir yüzey, bu kez hafıza, sinema ve zaman taşıyor.
🏵️
İkinci iş, sanat endüstrisine bakıyor:
Para kapanı mı?
Arzu ve iktidar savaşı mı?
Para, fare oyunu mudur?
-Sanat Okur - Nil Has ağızından- @hasnilo
🎴😱👨‍🌾
Two works, one conversation.
The first piece brings together a figure taken from a Turkish film poster with an old handwriting chart I found in an abandoned primary school in Kaş, Antalya. A surface once meant to teach letters now carries memory, cinema, and time.





The second piece looks at the art industry:
Is it a money trap?
A battle of desire and power?
Is money a mouse game?





Çiçek – Böcek: Alan’da Buluşma: Alp İşmen @alpismen_art , Meral Erduran @meral.erduran.art , Gül Kozacıoğlu @gulrosesmil ve Samantha Louise Emery’nin @samanthaikona çalışmalarıyla; organik ile yapay, dekoratif ile analitik, geçici ile kalıcı arasındaki ilişkileri farklı disiplinler üzerinden görünür kılıyor. 🌻🌺🌷🌻🌹💐🪷🌷🌸🌹🪷🌼💮🧑‍🌾 Serginin ev sahibi olan ZOI, çiçek tasarımını mekân, hafıza ve duygu üzerinden okuyan İstanbul merkezli bir floral stüdyo. Kurucusu ve kreatif direktörü Zeynep Yazgan @zoi_istanbul ve kuratorlugunu ustlenen Gokhan Karakuş @karakus_gokhan liderliğinde ZOI, bu Pop Up sergide sanat ve botanik pratikleri ortak bir duyusal zeminde buluşturuyor. . www.arialpert.com


PART 2/5 💐Çiçek – Böcek🐞 Ari Alpert






PART 2/5

💐Çiçek – Böcek🐞benim için kbiraz

"entel–dantel", biraz "hava–cıva",

biraz da "ondan bundan"…sanatçı metni⬇️

🦋

"Sanat Sepet" 70cmx55cm Gravür/Patron Kağıt/Karışık tek. 🎈Sold

.

"Sanat Sepet Pattern" 70cmx55cm Gravür

.

"Sanat Sepet 1" 70cmx55cm Gravür/Patron Kağıt🎈Sold

.

"Çiçek Böcek 50cmx42cm Gravür/patron Kağıt/Sulu Boya🎈Sold

.

"Çiçek Böcek 50cmx42cm Gravür/patron Kağıt🎈Sold

.

"Sanat Sepet 2" 70cmx55cm Gravür/patron Kağıt🎈Sold

.

"Sanat Sepet 3" 70cmx55cm Gravür/patron Kağıt🎈Sold

.

"Ebru gibi Çiçek" 102cmx36cm Gravür/El yapımı Ebru

.

"Çiçek Böcek 50cmx42cm Gravür Edisyonlu

Kırmızı/Sarı/Krem

.

Bu serinin kalbinde Burda dergisinin patron kağıtları var. Normalde ölçmek, kesmek ve düzenlemek için var olan o teknik kağıt; üzerine çiçekler ve böcekler üşüşünce tüm düzenini yitiriyor.

🦋

ZOI’de gerçekleşen pop-up sergi, adını tam da bu kağıtlar üzerindeki karmaşadan alıyor. Burada;

🐝

Zarafet ve rahatsızlık,

🪲

Ciddiyet ve oyun,

🌸

Düzen ve kaos aynı yüzeyde yan yana duruyor.

🏵️

Çiçek – Böcek, süs sandığımız ya da önemsiz bulduğumuz detayların aslında ne kadar vahşi, politik ve bir o kadar da eğlenceli olabileceğini hatırlatmak için orada.

🪻

Sizce de en büyük kaos, en düzenli sandığımız yerlerde başlamaz mı?

ZOI bir galeri değil.

Nefes alan bir oyun alanı.





İşlerim satıldıkça evrildi, yer değiştirdi, çoğaldı.

Bu Pop Up Sergi, benim için bir enstalasyona dönüştü.

⸻⸻





Çiçek – Böcek: Alan’da Buluşma:
Alp İşmen @alpismen_art , Meral Erduran @meral.erduran.art , Gül Kozacıoğlu @gulrosesmil ve Samantha Louise Emery’nin @samanthaikona çalışmalarıyla; organik ile yapay, dekoratif ile analitik, geçici ile kalıcı arasındaki ilişkileri farklı disiplinler üzerinden görünür kılıyor.
🌻🌺🌷🌻🌹💐🪷🌷🌸🌹🪷🌼💮🧑‍🌾
Serginin ev sahibi olan ZOI, çiçek tasarımını mekân, hafıza ve duygu üzerinden okuyan İstanbul merkezli bir floral stüdyo. Kurucusu ve kreatif direktörü Zeynep Yazgan @zoi_istanbul ve kuratorlugunu ustlenen Gokhan Karakuş @karakus_gokhan liderliğinde ZOI, bu Pop Up sergide sanat ve botanik pratikleri ortak bir duyusal zeminde





Çiçek – Böcek is, for me, a bit of this and that—a mix of the whimsical and the trivial.





It starts with Burda magazine pattern paper: a tool designed for measuring, cutting, and control. But as soon as bugs and flowers land on the surface, that rigid order begins to unravel.





In this space, elegance meets discomfort, and seriousness meets play.





Taking its name from this process, the Çiçek – Böcek pop-up exhibition at ZOI reminds us that what we often dismiss as "decorative" or "trivial" can actually be wild, subversive, and full of tension.





Come see the chaos within the lines. 🖤


thanks chatgpt


Ari Alpert is a multidisciplinary contemporary artist and printmaker born in 1975 in Manhattan, New York. He is known for his work in engraving, etching, lithography, printmaking, street art, and multimedia visual arts, and he’s also been involved in music and DJ culture under names such as Disc Jockey Ari. 





🎨 





Career and Art





  • Alpert grew up between New York, London, and Istanbul, reflecting a richly multicultural background with a Jewish American father and a Turkish Armenian mother.  
  • He studied fine arts at the School of the Museum of Fine Arts in Boston, where he worked in photography, ceramics, sculpture, and jewelry design before focusing more on printmaking techniques like linocut and relief printing.  
  • After moving to Turkey in 2000, he established a silkscreen printing workshop and became involved in Istanbul’s contemporary art scene, including leading creative collectives and participating in exhibitions both in Turkey and internationally.  
  • His artwork often blends pop-art, street art, symbolic motifs, and traditional graphic elements, emphasizing a democratic, collective, and expressive visual language.  




🎧 





Music and DJ Involvement





  • Besides visual art, Ari has also worked as a DJ (Disc Jockey Ari) and was active in music scenes in cities like Istanbul and Berlin, performing electronic and techno sets and sharing stages with various international artists.  




🌍 





Cultural and Artistic Influence





Alpert’s work reflects his transnational identity and artistic versatility — merging printmaking, street art, sound, and cultural narratives. He has exhibited in museums, galleries, and public art projects in cities around the world. 





If you want, I can share links to his portfolio or examples of his art online.


Davşan Kanı


























Davşan Ganı - Acem Çay Tabağı (Nalbeki), gündelik hayatın sıradan bir nesnesi gibi görünse de, yüzyıllar boyunca şekillenmiş kültürel, estetik ve sembolik katmanlar taşır. Kökeni İran coğrafyasına uzanan bu form, Anadolu’da “nalbeki” adıyla benimsenmiş; işlevselliğin ötesinde, ortak hafızanın sessiz bir taşıyıcısına dönüşmüştür.





Tabağın merkezinde yer alan “Penç” motifi, Farsça’da “beş” anlamına gelir ve bütünlüğü, dengeyi ve merkeze bağlılığı simgeler. Çevresinde yer alan Rumi motifleri ise Anadolu’ya özgü soyut süsleme geleneğini temsil eder; akışı, sürekliliği ve yaşamın döngüsel doğasını ima eder.





Kırmızı desenler, çayın ideal rengi olarak tanımlanan “tavşan kanı” görünümüne gönderme yaparken, tabağın çevresinde tekrarlanan yedi form haftanın yedi gününü simgeler. Böylece nalbeki, zamanı, ritüeli ve gündelik hayatın tekrar eden döngüsünü tek bir yüzeyde bir araya getirir.





Bu bağlamda Acem çay tabağı, yalnızca bir servis nesnesi değil; misafirlik, sohbet, paylaşım ve birlikte olma hâlinin estetik bir ifadesidir. Gündelik olanın içinde saklı kalan bu sembolik dil, nesneyi kültürel bir anlatıya dönüştürür.










English





'Rabbit's Blood' The Acem Tea Plate (Nalbeki) may appear as an ordinary object of daily use, yet it carries centuries of cultural, aesthetic, and symbolic layers. Originating from Persian geography and later embraced in Anatolia under the name nalbeki, this form evolved beyond pure functionality into a quiet vessel of collective memory.





At its center lies the “Penç” motif, meaning “five” in Persian, symbolizing unity, balance, and the idea of a centered whole. Surrounding it are Rumi motifs—abstract ornamental forms rooted in Anatolian decorative tradition—suggesting continuity, flow, and the cyclical nature of life.





The red patterns reference the ideal color of tea, known in Turkish as “rabbit’s blood,” while the seven repeating red forms around the plate symbolize the seven days of the week. In this way, the nalbeki brings together time, ritual, and repetition within a single surface.





Seen through this lens, the Acem tea plate is not merely a serving object but an aesthetic expression of hospitality, conversation, and togetherness. The symbolic language embedded in the everyday transforms the object into a cultural narrative—where ritual and form quietly converge.



ZOI’de gerçekleşen Çiçek – Böcek sergisi, adını Ari Alpert’in aynı adlı linol baskı işinden alarak, gündelik dilde hafif ya da önemsiz görülen kavramların ardındaki derinliklere odaklanan çok katmanlı bir buluşma sunuyor.
Serginin çıkış noktası, Ari Alpert’in Dantelli Editions serisinde yer alan Çiçek Böcek adlı işi. Alpert bu çalışmasında, dantel gibi gündelik ve dekoratif bir nesneyi baskı yüzeyi olarak kullanarak; çiçek ve böcek imgeleri üzerinden kırılganlık, karşıtlık ve karşılıklı bağımlılık kavramlarını görsel bir dile dönüştürüyor. Serginin başlığı da bu yaklaşımdan beslenerek, ‘küçük’ ya da ‘süs’ olarak etiketlenen unsurların aslında hayatın en karmaşık anlatılarını taşıyabileceğini vurguluyor.
Ari Alpert’in linol baskıları, sergide geleneksel grafik diller ile çağdaş görsel kültür arasında kurduğu köprüyle öne çıkıyor. Çiçek ve böcek figürleri, hem estetik hem de kavramsal bir gerilim alanı yaratarak izleyiciyi yüzeyin ötesine bakmaya davet ediyor. Sergi, Alpert’in üretim pratiğinden yola çıkarak diğer sanatçıların işleriyle genişleyen bir diyalog alanı oluşturuyor.
Çiçek – Böcek: Alan’da Buluşma, Alp İşmenMeral ErduranGül Kozacıoğlu ve Samantha Louise Emery’nin çalışmalarıyla; organik ile yapay, dekoratif ile analitik, geçici ile kalıcı arasındaki ilişkileri farklı disiplinler üzerinden görünür kılıyor.
Serginin ev sahibi olan ZOI, çiçek tasarımını mekân, hafıza ve duygu üzerinden okuyan İstanbul merkezli bir floral stüdyo. Kurucusu ve kreatif direktörü Zeynep Yazgan Akıalp liderliğinde ZOI, bu sergide sanat ve botanik pratikleri ortak bir duyusal zeminde buluşturuyor.





link

ÇİÇEK – BÖCEK






ÇİÇEK – BÖCEK ALAN’da BULUŞMA ZOI 14 Aralık 2025 - 15 Ocak 2026





ZOI is a floral studio based in Istanbul, founded and directed by Zeynep Yazgan Akıalp. The studio approaches floral design not as decoration but as a living, narrative practice — transforming space, atmosphere, and human experience through plants and natural materials. Each composition is shaped with sensitivity to context, memory, and emotional resonance, inviting viewers to experience nature as a subtle, poetic collaborator. At ZOI, flowers become living agents that gently alter perception, creating spaces of reflection, intimacy, and presence. Zeynep Yazgan Akıalp With a professional background in human resources, marketing, and management, Zeynep Yazgan Akıalp brings a human-centered, experience-driven perspective to floral design. After years working in both corporate and creative environments, she founded ZOI as a platform where floral design becomes storytelling. Her practice is rooted in sensitivity to botanical form, texture, and atmosphere, transforming flowers into spatial and emotional experiences that reveal nature’s quiet intelligence. Gökhan Karakuş Gökhan Karakuş is an Istanbul- and New York–based designer, curator, architectural historian, critic, theorist, and educator. His work spans architectural history and theory, stone and material design, biophilic and digital design, environmental graphic design, and the study of indigenous and contemporary design traditions. He has curated exhibitions in Turkey and internationally, focusing on locality, material culture, and the relationship between art, architecture, and public space. In Çiçek Böcek, his long-standing interest in natural materials, spatial meaning, and sensory experience resonates with ZOI’s botanical sensibility, creating a shared ground where nature, design, and art converge. Curatorial Statement: Çiçek Böcek The title of this gathering, Çiçek Böcek, is intentionally dualistic. In everyday Turkish parlance, the phrase is often used dismissively to denote something trivial or sentimental — “flowers and bugs” as non-serious subjects. This exhibition challenges that assumption, proposing instead that what is considered light or decorative often carries profound truths. By focusing on the Flower (Çiçek) and the Bug (Böcek), the artists explore complex and interdependent systems that shape our world. In their work, the delicate becomes architectural, the small becomes monumental, and the seemingly trivial reveals intricate layers of meaning. Duality and Interdependence The gathering highlights the tension between the organic and the engineered, the soft and the mechanical, the decorative and the analytical. Alp İşmen and Ari Alpert pursue this duality through printmaking. İşmen’s intricate line drawings reveal mechanical architectures beneath botanical forms, while Alpert’s bold linocuts — often printed on doilies in his Dantelli Editions — merge folk-art aesthetics with contemporary visual critique.





Ari Alpert A multidisciplinary artist working primarily in linocut and relief printmaking. His work often incorporates graphic traditions, folk imagery, and symbolic motifs. In series such as Dantelli Editions, he prints linocuts onto decorative domestic materials like doilies, exploring intersections between tradition, ornament, and contemporary visual culture. Website: arialpert.com





Alp İşmen An artist whose practice includes drawing, printmaking, painting, and photography. His detailed line work explores biological and mechanical structures, revealing hidden architectures within natural forms and challenging assumptions about organic complexity. Gülden Bostancı Gallery





Gül Kozacıoğlu Gül Kozacıoğlu (born 1976, Ankara) is a conceptual and multimedia artist raised in Copenhagen. She holds a BA in Philosophy from Boğaziçi University and studied Philosophy of Design at the Faculty of Architecture at Middle East Technical University (ODTÜ). Working across photography, video, installation, performance, poetry, and sound, Kozacıoğlu investigates socially relevant themes such as consciousness, censorship, environmental and global crises. Her practice often merges surreal or semi-fantastic imagery with interactive elements, inviting viewers into immersive, reflective spaces. Website: gulkozacigolu.com





ZOI, İstanbul merkezli bir floral stüdyodur; kurucusu ve kreatif direktörü Zeynep Yazgan Akıalp’tir. Stüdyo, çiçek tasarımını bir süsleme unsurundan öte, mekânı, atmosferi ve insan deneyimini dönüştüren yaşayan bir anlatı pratiği olarak ele alır. Her düzenleme; bağlam, hafıza ve duygusal etki üzerine düşünülerek şekillenir ve izleyiciyi doğayı incelikli, şiirsel bir ortak olarak deneyimlemeye davet eder. ZOI’de çiçekler, algıyı nazikçe dönüştüren, dinginlik ve varlık hissi yaratan canlı unsurlara dönüşür.





Zeynep Yazgan Akıalp İnsan kaynakları, pazarlama ve yönetim alanlarındaki profesyonel geçmişiyle Zeynep Yazgan Akıalp, çiçek tasarımına insan-odaklı ve deneyim temelli bir bakış getirir. Kurumsal ve yaratıcı ortamlardaki deneyimlerinin ardından, çiçek tasarımını hikâyeleştiren bir zemin olarak ZOI’yi kurmuştur. Bitkisel form, doku ve atmosferle kurduğu hassas ilişki sayesinde, çiçekleri mekânsal ve duygusal deneyimlere dönüştürür ve doğanın sessiz zekâsını görünür kılar.





Gökhan Karakuş İstanbul ve New York merkezli tasarımcı, küratör, mimarlık tarihçisi, eleştirmen, teorisyen ve eğitimcidir. Çalışmaları taş tasarımı, dijital ve biyofilik tasarım, çevresel grafik tasarım, yerel-modern tasarım gelenekleri ve mimarlık tarihinin farklı alanlarına uzanır. Türkiye’de ve uluslararası platformlarda sergiler düzenlemiş; yerellik, maddi kültür ve sanat-mimarlık ilişkisi üzerine odaklanmıştır. Çiçek Böcek bağlamında, doğal malzemeler, mekânsal anlam ve duyusal deneyim üzerine olan ilgisi, ZOI’nin botanik yaklaşımıyla ortak bir zemin yaratır.





Küratoryal Metin: Çiçek Böcek Bu buluşmanın başlığı olan Çiçek Böcek, bilinçli bir ikilik taşır. Günlük Türkçede bu ifade çoğu zaman küçümseyici bir şekilde “hafif”, “duygusal” veya “önemsiz” konular için kullanılır. Bu sergi ise tam tersini savunur: Hafif görünen, dekoratif sayılan unsurların aslında en derin gerçeklikleri taşıdığını öne sürer. Çiçek ve Böcek odağı üzerinden sanatçılar, dünyamızı oluşturan karmaşık ve birbirine bağlı sistemleri araştırır. Sanat eserlerinde nazik olan mimariye; küçük olan anıtsala; yüzeysel sayılan ise karmaşıklığı açıklayan bir merceğe dönüşür. İkilik ve Karşılıklı BağımlılıkBuluşma, organik olan ile yapay olan, yumuşak ile mekanik olan, dekoratif ile analitik olan arasındaki gerilimi görünür kılar.





Alp İşmen ve Ari Alpert, baskı teknikleri üzerinden bu karşıtlıkları inceler. İşmen’in ince çizimleri, bitkisel formların altında gizli mekanik mimarileri ortaya çıkarırken; Alpert’in Dantelli Editions serisindeki linol baskıları, geleneksel ve çağdaş estetikleri bir araya getirir. Meral Erduran’ın yoğun dokulu akrilik çalışmaları ve Gül Kozacıoğlu’nun anıtsal Diasc fotoğraf serisi, bu diyaloğu duyusal deneyim ve doğanın döngüleri alanına taşır. Kozacıoğlu çiçeğin dramatik geçiciliğini yakalarken, Erduran organik kaosu kontrollü dokunsal yüzeylere dönüştürür. İnsan Hâli Çiçek ve böcek ikilisi, insan deneyimini temsil eden güçlü bir metafora dönüşür: geçici güzellik, göz ardı edilen karmaşıklıkla yan yana durur. Samantha Louise Emery’nin ince işlenmiş nakış ve boncuklu portreleri, insan figürünü yoğun botanik ortamlara yerleştirerek duygusal manzaralarımızın çevremizdeki ekosistemlerle nasıl akraba olduğunu gösterir. Derine Bakmaya Davet Çiçek Böcek, başlığının yüzeysel çağrışımlarını aşarak izleyiciyi daha derin bir bakışa çağırır. Yaşam döngüleri, duyusal dünyalar, teknolojik benzerlikler, duygusal coğrafyalar — hepsi çiçeklerin ve böceklerin diliyle yazılmıştır. Bu sergi, kolayca gözden kaçırdıklarımızı yeniden değerlendirmeye, yavaşlamaya ve düşünmeye davet eder. Küçük ve kırılgan olanın içinde, yaşamın ve insan olmanın en karmaşık gerçeklikleri saklıdır.





Meral Erduran Akrilik boya, akrilik mürekkep, kumaş ve kolaj tekniklerini bir araya getirerek çok katmanlı ve dokunsal kompozisyonlar üreten çağdaş bir sanatçıdır. Çalışmalarında sıkça yer alan spiral formlar; ölçek ve düzen açısından zamanla evrilir ve enerji, form ve dönüşüm üzerine süregelen araştırmasını yansıtır. Işıklı yüzeyler ve light-box formatlarıyla da çalışarak görsel dilini çok boyutlu bir yapıya taşır.





Samantha Louise Emery Nakış ve boncuk işçiliğini portre sanatıyla birleştiren detaylı çalışmalarıyla tanınır. İnsan figürünü yoğun botanik ve sembolik ortamlarda konumlandırarak kimlik, hafıza ve duygusal deneyimin çok katmanlı yapısını araştırır.





Ari Alpert Ağırlıklı olarak linol ve rölyef baskı teknikleriyle çalışan disiplinlerarası bir sanatçıdır. Grafik gelenekler, halk sanatı imgeleri ve tekrar eden sembolik motifler çalışmalarının merkezindedir. Dantelli Editions gibi serilerinde linol baskılarını dantel gibi dekoratif yüzeylere uygulayarak gelenek ve çağdaş görsel dilin buluştuğu alanları araştırır.





Alp İşmen Çizim, baskı, resim ve fotoğraf alanlarında üretim yapan bir sanatçıdır. İnce çizgisel detaylarla biyolojik ve mekanik yapıları inceleyen çalışmaları, doğal yüzeylerin altındaki gizli mimarileri görünür kılarak organik dünyanın karmaşıklığını sorgular.





Gül Kozacıoğlu Gül Kozacıoğlu (1976, Ankara doğumlu), çocukluğunu Kopenhag’da geçirmiş kavramsal ve disiplinlerarası bir sanatçıdır. Boğaziçi Üniversitesi’nde Felsefe lisansını tamamlamış; Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde Tasarım Felsefesi üzerine çalışmıştır. Fotoğraf, video, enstalasyon, performans, şiir ve ses gibi çeşitli mecralarda üreten Kozacıoğlu’nun pratiği; bilinç, sansür, çevresel krizler ve küresel toplumsal meseleler gibi güncel temaları ele alır. Çalışmaları çoğu zaman gerçeküstü ya da yarı-fantastik imgeleri interaktif unsurlarla birleştirerek izleyiciyi sürükleyici, düşünsel alanlara davet eder.









1975 yılında Manhattan’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarını New
York, Londra ve İstanbul’da geçirdikten sonra Boston Museum School of Fine Arts
Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar eğitimi aldı. Fotoğraf, seramik, heykel ve
mücevher tasarımı üzerine çalıştı. İlerleyen dönemde gravür, oyma, litografi ve
baskı üzerine yoğunlaşarak comatex
ve linoleum gibi malzemelere yöneldi.





2000 yılında Türkiye’ye yerleştiğinde bir serigrafi baskı atölyesi
kurdu. OBEY fenomeninden yola çıkan Osman adlı kolektif sanat hareketine
öncülük ederek İstanbul’un güncel sanat yaşamına yepyeni mecra ve yaklaşımlarla
farklı bir dinamizm kazandırdı. İstanbul’dan Berlin’e, Kopenhag’dan Miami’ye
müzik ve sanatı bir araya getiren happening’lerin merkezinde yer aldı.





İlerleyen yıllarda stencil ve gravür eğitim atölyeleri düzenleyerek tecrübelerini geleceğin
sanatçılarıyla paylaştı. Baskı, stencil, gravür ve duvar resmi çalışmalarıyla İstanbul’dan
Bombay’a, New York’tan İbiza’ya Türkiye’de ve yurtdışında pek çok sergi, müze,
bienal ve sanatsal projeye katkıda bulundu.









Ari Alpert - Sanatçı Metni





Gravür, oyma, litografi ve baskı üzerine yoğunlaşan Ari Alpert, karışık teknikle üretilen ana imgeyi baskı yoluyla çoğaltma fikrinden güç alıyor. Köklerini pop-art’tan ve sokak sanatından alan bu demokratik, kolektif ve isyankar yaklaşım Alpert’in sanatçı kimliğinin çekirdeğini oluşturuyor. Alpert, sanatçının ilahlaştığı ve imgenin mesajı dikte ettiği kurumsallaşmış sanatsal geleneğin aksine imgenin özgürleştiği ve kendi hikayesini yarattığı bir yol izliyor. Baskı yolu ile farklı müdahalelerle manuel olarak çoğaltılabilen bu çalışma biçiminde sanatçı anonimleşirken eserin kendisi her geçen gün yeni anlamlar kazanıyor. Çağdaş yaşamın özündeki kaosu mercek altına alan sanatçı, insan doğasındaki çatışmayı zaman zaman mizahtan güç alan, dinamik ve kendine özgü bir görsellikle ortaya koyuyor.