Beni karşılayan İstanbullu Ermeni–Yahudi–Rum karması –ve dolayısıyla da gerçek bir New York’lu sayılması gereken– sanatçı ve “işadamı” genç dostum Âri ile, zaten İstanbul’dan iyice alışık olduğumuz yapış yapış “bağıl nem” içinde sürekli terleyerek, sürekli terlemekten de garip bir keyif duyarak yürümeye başlıyoruz. 19:00 sularında çıktığımız bu “uzun yürüyüş” kentin Batı yakasından başlıyor, küçük bira–margarita–campari–campari–bira–margarita duraklarıyla sabaha karşı 3:00 sularında Doğu yakasının sefil mahallelerinde bitiyor. Kentin sert Belediye Başkanı Giuliani’nin tüm hapishaneleri suçlularla doldurma yolundaki radikal tedbirleri işe yaramış olmalı ki, “şiddet dolu” New York efsanesinin yerinde epeydir bir esmekte olduğu gözleniyor. (Daha yolun başında, sokağın birine öylece parkettiğimiz arabanın içinde bırakılmış olan pasaport ve bavullarıma “hiçbir şey olmayacağı garantisini ‘Stingy Lulu’ adlı ilginç bardaki Türklerin tümü verince, ben de endişelenmekten geçtim, ve gecenin sonunda onlar haklı çıktı.) Tabii, gelir dağılımındaki uçuruma rağmen, büyük ekonomik refahın da bunda payı olmalı.