Punk Aslı



 


photo (added to article) by ari alpert


Punk Aslı


Nazi döneminin ideal Alman kadını ile Fransız Yeni-Dalga sinemasının kısa sarı saçlı serseri kızı arasında bir yerde fotoğraf verir Punk Aslı. Yok, bu tarif çok eskilerde kalmış diyorsanız, size bir Andy Warhol kızı Edie’yi ya da Blondie’nin Debbie Harry’sini verelim o zaman, başka örnekler olarak.

photo (added to article) by ari alpert

Gamzeli düzgün yüz hatları, bu yüzün içinde büyücek bir yer tutan şekilli ağzı, etrafı siyaha boyanmış kararlı bakışlara sahip kısık gözleri, beyaz teni ve atletik vücuduyla alternatif müzik camiasının en ele avuca sığmaz simalarından biri Punk Aslı.

Sevmiyordu hayatını hale yola sokmuş, işinde yükselme gayreti içinde debelenen o sıkıcı şahsiyetsiz insanları, her attığı adımda maddi manevi güvence arayan gizli korkaklar ona göre değildi. Kendine ilerisi için başkaları tarafından biçilen rolden nefret ediyor, etrafındaki büyükleri gördükçe büyümek istemiyordu.

Yapmacık hissi uyandırmayan, tepkilerini içinden geldiği gibi örgütleyen kendiliğinden Punkçu Aslı, sonradan Londra’lara giderek devşirilmişlerden değil. Özenti değil, ruhen Punkçu. Punk cephesinin iflah olmaz metalci Parkinson Şeref’e yanıtı. Yalnız bir farkla; mahalle aralarından değil, sosyetenin cirit attığı yüksek bir muhitten, Nişantaşı’ndan gelen.



***

Orta kulaktan içeri sinsice sızan ilk notalar heavy metal müziği oldu, bu kuşağa mensup herkes gibi. Neden sonra abisinin Rotary kulüpte öğrenci değişimi esnasında kanka olduğu yabancı arkadaşlarının aylarca evlerinde kalmaları münasebetiyle tanımış Joy Division’ları, Sisters Of Mercy’leri… Giderken arkalarında bıraktıkları kasetler, CD’ler ilk arşiv parçalarıymış.

Zihni ile Parkinson Şeref’in Teşvikiye Camii önünde tezgâh açtığı zamanlarda, oraya dadanan Slayer tişörtlü ergenlerden biriydi, yanında da ilk kankası Rumble Fish Özgür. Kurtuluş’a taşındıklarında bile bir ayağı orada kalmış; 14-15 yaşlarında burada tanımış birlikte müzik yapacağı diğer yaramaz çocukları, henüz Taksim’e çıkacak cesaret bulamadıkları günlerde, camii bahçesini çevreleyen parmaklıkların önünde.

Deniz, Timur, Sinan, Hikmet ve Kötü Kedi Şerafettin’in yaratıcısı karikatürist Bülent (Üstün) ile birlikte kurduğu -sadece birkaç prova yaptıkları, çalgılarının yetmediği yerde ağızlarıyla melodi çaldıkları, gürültü çıkardıkları ve geride hiçbir kayıt bırakmadan bitirdikleri- ilk topluluğun adı Drug Traffic.

Müteakip günlerin birinde Harbiye İnci Sinemasında o koltukların kırıldığı meşhur Kronik – Pentagram konseri var. Babasından konser için alamadığı izni, sinemaya gideceğim diye koparıyor. Güzelce yapıyor Kiss makyajlarını ve alıyor en öndeki yerini. Ertesi gün gazetede fotoğraflı bir haber: “öpüşelim, sevişelim, dertleri unutalım!” Ne yaratıcı medya değil mi? Yarattıkları yegâne şey, babada köpüren büyük bir öfke dalgası.

Evden çıkması yasaklanmış, gardiyanlık vazifesi de abiye kalmış. İlk dışarı çıktığı gün bu işlere meraklı bir iki arkadaşıyla Maçka mezarlığına giderek, abisine büyü yapmaya çalışmak olmuş. Yoksa tutmuş muydu, neydi? Abisi iş için yurtdışına gitmişti, hem de yıllarca dönmemek üzere. Gerçekten böylelikle mi kurtulmuştu ondan?



***

Anne ile babanın çocukluğuna denk gelen ayrılığı, belki de onu hırçınlık ve aykırılıklarla dolu bir yaşam macerasına çıkaran ile tetikleyici ilk adımlardı. Bir de aile baskısından yıldığı için kendini odasının kapısına kemeriyle asarak intihar eden 16 yaşındaki Rum komşusu Stavro’nun üzerinde bıraktığı tesir. Hedefler belliydi. Sırasıyla aile, okul ve en nihayetinde toplum baskısı…

Ortaokul öğrencisiyken saçlarına -toka takmak yerine- attığı düğüm ve giydiği farklı renklere boyanmış asker botlarıyla disipline verilmiş. Takan kim? Hiddetlenen müdür ayağından zor yoluyla çıkardığı botun tekini dama fırlatınca, bizimki sanki hiçbir şey olmamışçasına, adamın varlığını hiçe sayarcasına ertesi gün kalan teki giyerek gelmişti derse.

Saçlarını bir Mohawk gibi dikine briyantinleyen arkadaşlarıyla takılırken, çok daha kalabalık bir topluluğun şimşekleri üzerine yağacaktı. Otobüste yanlarına oturmuyorlar, yolda uzağından geçiyorlardı. Tacizler hiç eksik değildi; No Fascism yazan montu yüzünden “faşist olmayacaksın da, komünist mi olacaksın” diyen politika tarihini yalayıp yutmuş üstün zekâlı polisle başı derde giriyordu.

İşler giderek budaklanıyor, hayatını tehdit edecek boyutlara uzanıyordu. Bu uğurda bıçaklandıkları bile oldu. AKM’nin karşısındaki Vakıfbank’ın önünde tezgâh açıyorlardı, yanında Parkinson Şeref’ler falan. Pek öyle bir şey sattıkları da yoktu, zaten tezgâh bahane; bir nevi buluşma yeri yapmışlardı kendilerine. Şişli’den bu yana kendilerini takip eden -o gün tesadüf Beşiktaş maçı için teçhizatlanmış Çarşı grubuna yakın Gültepelilerden oluşan- yaklaşık 20 kişilik bıçaklı bir grubun saldırısına uğramışlardı eve dönüş yolunda. Bu olayı birkaç hafif darbe ve sıyrıkla atlamış, bugün hayatta olmalarını semtlerine kadar tazı kadar iyi koşmalarına, bir de mahalle sakinlerine borçluydular.

Bir defasında da bir araba dolusu magandanın sözlü tacizine uğramıştı. Trafikte sıkışan arabayı tekmeleyip kaçmaya başladı. Ellerindeki silahlarla mahalle bakkalında kıstırdılar bizimkini. Ne hikmetse, deve gibi dört uğursuz suratlı adam, yalnız bir kıza bile silahsız saldıramıyormuş; sorsan hepsi delikanlı! Neyse ki, bizim bakkal İhsan Abi gerçek delikanlı; hem de raconu en alasından kesecek, masum bir kızın peşinden mekânına dalan namertleri hayatını ortaya koyarak kovmayı becerecek kadar.



***

Kemancı Köprüaltı’ndan Sıraselviler’e taşınırken, CMUK artık serpilmiş bir topluluktu; en bela yerlerde bile sahne almaya hazırdı. Metalcilere ve özenti punkçılara yüz vermeyen bu topluluğa Taksim Punk’ı diye isim takmışlardı. Kimler mi? Bakırköy Metalcileri ile Kadıköy Tayfası.

Birbirlerini açıkçası sevmiyorlardı, hatta ufak tefek kapışma haberleri bile geliyordu sağdan soldan. Gözünün üzerinde kaşın var dalaşmaları bir yana, en derininde sınıf farkından kaynaklanan gıcıklıklar vardı. Ağırlıkla Taksimdekiler orta sınıfı temsil ederken, Bakırköy işçi sınıfı, Kadıköy ise burjuva çocuklarından oluşuyordu, kaba bir tasnifle.

CMUK dağılmak üzereyken kuruldu Tampon, 1993 yılında seçkin semtlerden gelen İstanbul kızları tarafından. Toplulukta yer alan Evren’in abisi -Kurban’ın solisti- Deniz Yılmaz’ın stüdyosunda.

Ne feministlerdi, ne de Riot Grrrl. O yaşta çocukların ne sınıf bilinci olacak ki, sadece insan olarak boyun eğmemeye ihtiyaçları vardı, bir de ergen olarak, bağırıp çağırmaya çığlık atmaya. Kadınların askere alınmamasından, sokakta rahat yürüyememelerine kadar uzanan gündelik hayatlarından fışkıran -ama haklı ama saçma- bir dizi tepkiyi dile getiriyorlardı. Plak olarak basılan bir Punk toplamasında bir şarkıları yer aldı.

***

Bir yıl sonra bir kıyafet dükkânı açtı Aslı, Beyoğlu Suriye Pasajı’nda: kapı numarasından dolayı 13 adında. Bu ruhuna çok uygun bir işti, zira kendini bildi bileli kendisi için özel olarak alışverişe çıkmaz, tüketim toplumuna meşrebince ayak uydurmamaya çalışır, eline geçen beş-benzemezi üzerine kıyafet yapardı.

Eminönü’nde Pala lakaplı bir adam bulmuştu. Barakayı andıran küçücük dükkânında Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma postal, obje türünden çok ucube şeyler vardı. Artık kaykayla gitmek çok keyifliydi; Kurtuluş’tan Eminönü’ne, oradan aynı yıl başladığı Mimar Sinan Üniversitesi heykel bölümüne, günün son durağı olarak da dükkâna.

Timur’un overdose nedeniyle ölümünün ardından araları açılmıştı çevresindeki herkesin. Eski ilişkiler parçalanmıştı. Artık teselli bulduğu yegâne yer Narmanlı Han ve Deniz Pınar’ın dükkânıydı. Çevresi değişirken, yenilenirken, İstanbul’a dışarıdan gelmiş iki tuhaf tiple tanıştı: Ünver ile Emin.

Bu iki kafadar kısa süre sonra ortağı olacaktı, Atlas Pasajı’nda açacakları Mod adlı dükkânda. İşler iyi gidince bir tane de Cihangir’de açtılar: Harajuku…

Birlikte gittikleri bir Desmond Dekker konserinde sadece ska ve reggae müziğiyle değil, unutulmuş çocukluk arkadaşı Athena Gökhan ile de dost olmuştu. Bu arada da Atlas iyice hareketleniyordu: önce Kod ve Karga açıldı, ardından Çalıntı. Kılabır dünyasına materyal servisi yapan milli dansöz Sibel Gökçe bile oradaydı.

***

Acaba burada bir hayat kurabilir miyim diye –abisinin yanında- verdiği altı aylık Amerika molasının ardından dönüşte dükkânlarının kapandığını gördü. Anabala Pasajı’na geçti, Alt’ı açtı. Müzik, fanzin ve eşya satıyordu. Aklında kalmıştı bir kere; burasını da uzun süreli olarak düşünülen bir Amerika macerası nedeniyle kapadı. Orada ismini Esat’tan aldığı Mondo Trasho’yu açtı. Yanı sıra iki yıl boyunca “New York New York” adıyla yaptığı bir gençlik, moda, müzik ve sokak kültürü programını Best TV’ye sattı.

2007 yılında uzun süredir kanserle mücadele eden annesinin vefatının arifesinde memlekete döndü ve Tampon’u yeniden toparladı. Tampon’a sayısız insan katıldı ve ayrıldı zaman içerisinde. Epey konser verdiler ama artık bir kızlar topluluğu değillerdi. Aslı Kranch’tan Orkun’a, Rashit’ten Tolga’ya kadar pek çok isimle yeni müzikal projelerde bulundu; Bülent Üstün ile Kabız Kuğu Bok Pop Band adında topluluk kurdu.

Geçim gailesi denen bela, hayallerine ve Punkçuluğuna giderek daha fazla refakat etmeye başlarken, artık bir elinde fırça ve airbrush var Punk Aslı’nın. Sinema filmlerine ve özel konserlere atmosfer ve karakter tasarımları yapıyor.

Zaten zaman da ilerlemiş, kuşaklar değişmiş; hatta Bakırköy ve Kadıköylülerle arkadaş bile

olmuşlar. Bakırköylüler de Kadıköylülerle…