
19 Ocak 2026
16 dakika
Atölye Söyleşilerinin yirmi birinci konuğu farklı tekniklerde gravür üreten çok kültürlü sanatçı Ari Alpert.
Ari Alpert, eğitim yıllarında fotoğraf, seramik, heykel ve mücevher tasarımı gibi farklı disiplinlerde üretim yaptı; son yıllarda ise gravür, oyma, litografi ve baskı tekniklerine yoğunlaştı. Sanatsal üretiminin yanı sıra, baskı teknikleri üzerine workshop ve atölyeler düzenleyerek eğitici kimliğiyle de öne çıkar.
Ari Alpert’in işlerinde bazen bir penis bazen de çiçek-böcek, bazen bir dansöz bazen de bir yeşilçam ikonu karşımıza çıkar. İşlerinde siyasi ve politik iğnelemeden kaçınmaz, bazen açık bazen de üstü kapalı iktidar, para, arzu, hafıza başlıklarında söylemleri açık eder.
Kendinden bahseder misin?
Ben aslında New York doğumluyum. İlk üç yaşıma kadar New York’ta doğup büyüdüm, sonra üç yaşımdan on yaşıma kadar Londra’da yaşadım. On yaşımdan sonra annem ilk defa “Türkiye’ye gidelim mi?” diye sorduğunda, Türkiye hakkında hiçbir bilgim yoktu, Türkçe de bilmiyordum. 1985 yılında, on yaşındayken Türkiye’ye geldim ve buraya adım attığım an gerçekten âşık oldum.
Ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra tekrar Amerika’ya, Boston’a döndüm ve Museum School of Fine Arts’ta dört yıl üniversite okudum. O sırada aynı zamanda geceleri bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyordum. Yani bir yandan tamamen sanatın içindeydim, bir yandan da iş dünyasının içinde aktif olarak yer alıyordum.
2000 yılında, aslında 9/11’den tam bir ay önce ki o gün o binadaydım, aynı saatlerde Türkiye’ye kesin olarak dönmeye karar verdim. Sanat ve business mind’ımı nasıl birlikte kullanabilirim diye düşünerek reklamcılığa girdim ama asıl amacım her zaman sanatımı Türkiye’de icra etmekti. Türkiye bana politik, kültürel ve sosyal olarak daha challenging bir alan gibi geliyordu; kendini doğrudan değil de dolaylı, daha katmanlı yollarla ifade etme biçimleri bana çok daha ilginç ve güçlü hissettirdi.
Bu yüzden önce sokak sanatıyla başladım ama aynı zamanda gravür üretmeye de devam ettim, çünkü okulda son iki yılımda ağırlıklı olarak gravür okumuştum. Litografi, serigrafi, tahta gravür gibi teknikler benim temel dilimin bir parçasıydı. Aslında sokakta yaptığım işler de atölyede yaptığım gravürlerle aynı düşünsel yerden besleniyordu.
Şu an yaklaşık yirmi beş senedir Türkiye’deyim. Türkiye’ye ilk geldiğimde Cihangir’e taşınmıştım ve o günden beri de Cihangir’de yaşıyorum. O zamanlar Cihangir bugünkü gibi “sanat, sepet, cool” bir yer değildi; çok daha serseri, daha ham ve daha gerçek bir yerdi. Şimdi herkes “Sanatçıysan kesin Cihangir’de yaşıyorsundur” gibi bir algıya sahip ama ben aslında Cihangir bu hale gelmeden çok önce buradaydım. Benim Cihangir’le kurduğum bağ, bir trendin parçası olmaktan çok, orayla zaman içinde gelişen bir sevgi ve aidiyet ilişkisiydi.
Şu anda çalıştığın mekânın atölyen haline gelme süreci nasıl şekillendi? Bu atölyede ne zamandır üretim yapıyorsun?
Ben aslında on yedi sene boyunca aynı atölyede çalışıyordum ama oradan maalesef çıkarıldım. Şimdiki atölyem Tophane tarafında ve garip bir şekilde burayı çok daha fazla sevdim, çünkü çevresindeki yerel esnaf, kartonpiyer ustaları ve zanaatkârlarla iç içe olmak beni tekrar kendi özüme döndürdü. Orada, bütün zanaatçıların arasında, gerçekten ait olduğum yerde olduğumu hissetmeye başladım. Zaten Cihangir’in prototipi çok değişti, eski ruhu kalmadı diyebilirim, o yüzden bu yeni çevre bana hem daha gerçek hem de daha samimi geliyor.
İlk atölyem çok çok daha büyüktü, neredeyse şimdiki atölyemin üç katıydı ama zamanla anladım ki mesele sadece metrekare değilmiş. Yeni atölyemde bir bahçem var ve bu benim için inanılmaz büyük bir lüks. Özellikle yaz aylarında gravür derslerini bahçede veriyorum, tabii içeride de çalışıyoruz ama bahçenin olması bütün atmosferi değiştiriyor. Cihangir’de zaten bahçe bulmak neredeyse imkânsız bir şey.
Bahçemde arkada bir ayva ağacım var, bir de limon ağacım var. Eski atölyeden kalan bir sürü ekstra masayı da bahçeye koydum, böylece açık havada hem üretim yapılabilen hem de birlikte vakit geçirilebilen bir alan oluştu. Aslında küçülmüş gibi görünen bir mekân, bana çok daha büyük bir özgürlük alanı açtı ve o yüzden şu an gerçekten çok mutluyum.
Üretmek dışında atölye senin için ne ifade ediyor?
Alpert Atelier benim için yalnızca iş ürettiğim bir yer değil, aynı zamanda düşüncelerimi toparladığım, kendimle baş başa kalabildiğim ve zamanın hızından bir süreliğine çıktığım bir sığınak gibi çalışıyor; bazen hiçbir şey üretmesem bile orada bulunmak, zihnimi temizleyen ve beni yeniden merkeze getiren bir eyleme dönüşüyor.
Bu atölye bir canlı, bir koku ve bir ses olsaydı neler olurdu?
Bir canlı olsaydı muhtemelen sabırlı ama biraz da inatçı bir hayvan olurdu; çünkü her şeye yavaş yavaş alışır ama bir kez alıştığında çok güçlü bir bağ kurar. Kokusu eski ahşap, toz, boya ve kahvenin birbirine karıştığı, insanı hemen içine alan tanıdık bir sıcaklık olurdu. Sesi ise dış dünyanın uğultusundan kopuk, arada bir sprey boyanın, matbaa mürekkebinin, kâğıdın ya da seramiğin çıkardığı küçük temas sesleriyle bölünen sakin bir fon gibi akardı.
Ama aynı zamanda haykıra haykıra bağıran, biraz deli, huzursuz bir organizma da olurdu. “Ben ne yapıyorum?”, “Bu gerçekten sanat mı?”, “Politically correct miyim?”, “Daha büyük iş mi yapmalıyım?”, “Edisyonlu iş yapmak işimin value’sunu mu düşürüyor?”, “Bu sanat mı yoksa sanat sepet mi?” gibi soruların atölye duvarlarının arasında yankılandığı, sürekli kendini sorgulayan bir ruhu olurdu. Yani hem sakin, sabırlı ve üretken, hem de kendiyle kavga eden, itiraz eden, durmadan sorgulayan canlı bir varlık gibi.
Bir sanatçı atölyesini sadece üretim yeri olmaktan çıkartan unsurlar nelerdir?
Bir sanatçının atölyesini sadece bir üretim yeri olmaktan çıkaran şey aslında oranın bir tür zen alanına dönüşmesi. Benim için atölye sürekli beni hatırlatan bir yer; hatta bazen bana “daha çok çalışmalısın” diye fısıldayan bir alan gibi. Üretmediğim zamanlarda içimde hemen bir suçluluk duygusu oluşuyor, sanki atölye orada durup bana “hadi Ari, devam et, her gün üret, kendini daha da geliştir” diyormuş gibi hissettiriyor.
Yani atölyenin varoluşu bile beni iten, motive eden ve üretmeye zorlayan bir güç. Aynı zamanda tam anlamıyla bir zen alanı, çünkü en rahat, en güvende ve en kendim gibi hissettiğim yer orası. Beni gerçekten mutlu eden şeyin sanat olduğunu en net orada hatırlıyorum. O yüzden atölye benim için hem disiplin, hem yüzleşme, hem de tamamen bana ait, özel ve biraz da “sacred” bir alan.
Atölyenin görünmeyen, ama senin için en önemli malzemesi nedir?
Alpert Atelier in görünmeyen ama benim için en önemli malzemesi aslında fiziksel olarak görünen bir şey değil. Aynı zamanda atölyem bir eğitim alanı olduğu için, orada yaklaşık on beş senedir birebir gravür dersleri veriyorum, bazen de toplu workshoplar yapıyorum. O yüzden atölyenin en önemli malzemesi aslında oradaki öğrencilerin varlığı. Yani o bahsettiğim asıl malzeme, o enerji.
Bir insana yeni bir şey öğretmek, o baskıyı kazırken ne kadar terapik bir süreçten geçtiğini görmek, baskı anında herkesin o heyecanı birlikte yaşaması ve baskı çıktıktan sonra sonuçla yüzleştiği o an… İşte orada oluşan duygu, paylaşım, birbirini alkışlama hali… Atölyenin gerçek gücü tam olarak orası.
O enerji olmadan atölye sadece bir mekân olurdu. Ama o enerjiyle yaşayan, nefes alan bir yere dönüşüyor.
Tabii ki bunun yanında sabır ve sezgi de çok önemli, çünkü her şey biraz zamana bırakılmak zorunda. Her iş hemen olmuyor, bazı şeylerin demlenmesi gerekiyor. Ama hepsinin üstünde, en önemli malzeme kesinlikle enerji.
Atölyeler gizli alanlar mıdır? Ziyaretler esnasında seni rahatsız eden durumlar oluyor mu? Nedir onlar?
Atölyeler bir anlamda gizlidir çünkü henüz tamamlanmamış düşünceleri, kırılgan süreçleri ve sanatçının en savunmasız halini barındırır; ziyaretler sırasında beni rahatsız eden şey genellikle işlerin henüz olgunlaşmadan “son ürün” gibi değerlendirilmesi ya da mekânın bir sergi alanı gibi algılanmasıdır, çünkü atölye daha çok bir soru sorma ve deneme alanıdır.
Atölyeni bir günlüğüne bir sanatçıya verseydin eğer o isim kim olurdu?
Atölyemi bir günlüğüne birine verecek olsaydım, aslında tamamen bu işle alakasız birini seçerdim; bir muhasebeci, bir sekreter ya da bir pazarlama direktörü gibi. Çünkü bence herkesin içinde mutlaka bir yaratıcılık var. Bir Yazılımcı (kod yazan) bile bunun bir parçası, o da başlı başına bir sanat türü. Atölyeyi ben biraz bir oyun alanı gibi görüyorum, içinde de bir sürü “oyuncağım” var. Oyuncaktan kastım tabii ki malzemeler; yani her türden, her ihtimale karşı her şey.
Benim atölyemin en büyük özelliği, aklıma bir fikir geldiği anda onu gerçekleştirebilecek imkâna sahip olması. Yapıştırıcıdan tut, boya kompresörüne, sprey boyadan sulu boya ve yağlı boyaya, çividen çakmaya kadar her şey elimizin altında. O yüzden oraya gelen kişinin nötr bilinciyle, hiçbir beklenti olmadan o alana girmesini isterim ve sonra onu serbest bırakırım. İnanıyorum ki mutlaka kendine göre bir şey bulur ve bir şey üretir. Çünkü her insanın içinde bir ifade etme ihtiyacı ve mutlaka bir kreatif taraf var.
Son olarak atölyende bir günün nasıl geçiyor?
Atölyemde geçen bir gün bazen çok planlı, bazen de tamamen plansız ilerliyor. Özellikle gravür alanında bir fikrin kafamda netleşmesi bazen birkaç hafta, bazen de birkaç ay sürebiliyor ve o noktaya geldiğinde işi çok düzgün, çok planlı bir şekilde yürütmem gerekiyor. Aslında bu tarafı karakterime biraz ters, çünkü ben oldukça sabırsız bir insanım. Üniversitedeyken hocalarım da tam bu yüzden beni gravür bölümüne yönlendirmişlerdi; “Biraz daha düşünerek, planlayarak ve programlayarak çalışırsan kendini çok daha doğru ifade edebilirsin” demişlerdi.
O yüzden atölyeye bazen düzenli, planlı ve kafamda net bir programla giriyorum. Bazen de tam tersi oluyor; Allah ne verdiyse, şakır şukur… O an politik bir şey olur, sokakta duyduğum bir laf olur, annemden bir cümle duyarım, bir argo takılır kulağıma, bir duygu gelir ve direkt onun peşinden atölyeye girerim. O zaman atölye biraz daha dağınık, daha sezgisel bir alan haline geliyor.
Gravür yaptığım zaman ise her şeyin temiz, düzenli ve organize olması şart. Çünkü o teknik bunu istiyor, başka türlü yürümüyor. Bu yüzden atölyemi aslında iki farklı şekilde kullanıyorum: biri tamamen planlı, kontrollü ve disiplinli bir üretim alanı olarak, diğeri ise içgüdüsel, anlık ve daha özgür bir ifade alanı olarak.
Can you tell us about yourself?
I was actually born in New York. I lived there until I was three, then from three to ten I lived in London. When my mother first asked, “Shall we go to Türkiye?” I was ten years old, and I knew nothing about the country. I didn’t even speak Turkish. In 1985, I came to Türkiye, and the moment I set foot here, I truly fell in love with it.
After finishing middle school and high school, I went back to the US, to Boston, and studied for four years at the Museum School of Fine Arts. At the same time, I was working nights as a marketing manager at a company. So I was completely immersed in art, while also being actively involved in the business world.
In 2000, actually exactly one month before 9/11—and I was in that building on that day, at the same hours—I decided to return to Türkiye permanently. I entered advertising, thinking about how I could combine my art and my business mindset, but my real goal was always to practice my art in Türkiye. Politically, culturally, and socially, Türkiye felt much more challenging to me. The way people express themselves indirectly, in layered and subtle ways rather than directly, felt far more interesting and powerful.
That’s why I first started with street art, while continuing to produce prints, since in my last two years at school I had focused mainly on printmaking. Techniques like lithography, silkscreen, and woodcut are part of my core visual language. In fact, the works I made on the street and the engravings I made in the studio were coming from exactly the same conceptual place.
I’ve now been in Türkiye for about twenty-five years. When I first arrived, I moved to Cihangir and I’ve lived there ever since. Back then, Cihangir wasn’t the “artsy, cool” place it is today. It was much rougher, more raw, more real. Now people assume, “If you’re an artist, you must live in Cihangir,” but I was there long before it became trendy. My relationship with Cihangir is not about being part of a trend, but about a bond that grew over time, rooted in love and a sense of belonging.
How did your current space become your studio? How long have you been working there?
I worked in the same studio for seventeen years, but unfortunately I was forced to leave. My current studio is in Tophane, and strangely enough, I love it much more. Being surrounded by local tradespeople, plaster ornament craftsmen, and artisans brought me back to my essence. Among all those craftspeople, I started to feel like I was truly where I belonged. Cihangir has changed so much that its old spirit is almost gone, so this new environment feels more real and sincere to me.
My old studio was almost three times bigger than this one. But over time I realized that it’s not just about square meters. My new studio has a garden, which is an incredible luxury for me. In the summer, I give engraving classes in the garden. Of course, we also work inside, but having that outdoor space completely changes the atmosphere. In Cihangir, finding a garden is almost impossible.
I have a quince tree and a lemon tree in the garden. I moved many extra tables from the old studio there, so it became a place where we can both produce and spend time together outdoors. What looks like a smaller space has actually opened up a much larger area of freedom for me, and that’s why I’m truly happy right now.
Besides production, what does the studio represent for you?
Alpert Atelier is not just a place where I make work. It’s a refuge where I gather my thoughts, stay alone with myself, and step out of the speed of time. Even if I don’t produce anything, just being there cleans my mind and brings me back to my center.
If your studio were a living being, a smell, and a sound, what would they be?
If it were a living being, it would probably be a patient but slightly stubborn animal. It takes time to get used to things, but once it does, it forms very strong bonds. Its smell would be a warm, familiar mix of old wood, dust, paint, and coffee. Its sound would be a calm background, detached from the noise of the outside world, occasionally interrupted by the small contact sounds of spray paint, printing ink, paper, or ceramic.
But at the same time, it would also be a loud, restless, slightly crazy organism. Questions like “What am I doing?”, “Is this really art?”, “Am I politically correct?”, “Should I be making bigger work?”, “Does making editions reduce the value of my work?”, “Is this art or just ‘sanat sepet’?” would echo within its walls. So it would be both calm and productive, and at the same time constantly questioning, arguing with itself, and objecting—a truly alive entity.
What turns a studio into more than just a production space?
It becomes a kind of zen area. For me, the studio is a place that constantly reminds me of who I am. Sometimes it feels like it whispers, “You should work more.” When I don’t produce, I immediately feel guilty, as if the studio itself is telling me, “Come on Ari, keep going, produce every day, improve yourself.”
So the mere existence of the studio pushes me forward and motivates me. At the same time, it is a complete zen space, because it’s where I feel safest, most relaxed, and most myself. It’s where I most clearly remember that art is what truly makes me happy. That’s why the studio is discipline, confrontation, and also a completely personal, private, and slightly sacred space for me.
What is the most important invisible material of your studio?
The most important material of Alpert Atelier is not something physically visible. Since my studio is also an educational space, I’ve been giving one-on-one engraving lessons there for about fifteen years, as well as group workshops. So the most important material is actually the presence of the students—the energy they bring.
Teaching someone something new, watching how therapeutic the process of carving a plate is for them, sharing the excitement of the printing moment, and then facing the result together… that feeling, that sharing, that moment of applauding each other—that is the real power of the studio.
Without that energy, the studio would just be a space. With it, it becomes a living, breathing place.
Of course, patience and intuition are also essential, because everything needs time. Not every work happens immediately; some things need to steep, like tea. But above all, the most important material is definitely energy.
Are studios secret spaces? Are there things that disturb you during visits?
Studios are secret in a way because they contain unfinished ideas, fragile processes, and the artist’s most vulnerable state. What disturbs me most during visits is when works are judged as “final products” before they mature, or when the studio is perceived as an exhibition space. A studio is a place for questioning and experimenting, not for presenting finished answers.
If you gave your studio to someone for a day, who would it be?
I would actually choose someone completely unrelated to art: an accountant, a secretary, or a marketing director. Because I believe everyone has creativity inside them. Even a programmer is part of this—it’s an art form in itself.
I see my studio as a playground, and I have lots of “toys,” meaning materials. Everything is there: glue, paint compressors, spray paint, watercolors, oil paints, nails, hammers—anything I might need. The biggest feature of my studio is that when an idea comes to my mind, I can immediately realize it.
I would want the person to enter the space with a neutral mind, with no expectations, and then I would just let them go. I believe they would definitely find something and produce something. Because every human being has a need to express themselves and a creative side.
Finally, what is a day like in your studio?
Sometimes it’s very planned, sometimes completely unplanned. In printmaking, an idea can take weeks or even months to become clear, and when it does, I have to work in a very structured and precise way. This is actually a bit against my character, because I’m quite impatient. At university, my professors directed me to printmaking for this exact reason, saying, “If you work more thoughtfully, more planned, and more programmed, you’ll express yourself much better.”
So sometimes I enter the studio with a clear plan and discipline. Other times it’s the opposite: whatever comes, comes. A political event, something I hear on the street, a sentence from my mother, a slang word, a feeling—and I follow it straight into the studio. Then the studio becomes more chaotic, more intuitive, more instinctive.
When I work on engravings, everything has to be clean, organized, and controlled. The technique demands it. Otherwise, it simply doesn’t work. So I actually use my studio in two different ways: one as a planned, disciplined, and controlled production space, and the other as an instinctive, spontaneous, and freer space of expression.






























Facebook
Twitter
StumbleUpon