
https://www.themagger.com/ari-alpert-roportaj
Çok sesli müzik festivali MIX Festival, 6 Kasım 2026’da yepyeni edisyonuyla geri dönüyor. Farklı sesleri ve yeni keşifleri bir araya getiren festivalde bu sene Zorlu PSM’de sahne alacak multidisipliner sanatçı ve müzisyen Ari Alpert ile bir araya geldik; onun sanat bakışını şekillendiren elementleri ve çok katmanlı dünyasını konuştuk.Sitenizde yer alan biyografinizi okumaktan büyük keyif aldığımı söyleyerek başlamak isterim. Dolayısıyla biraz oradan ilhamla bir şeyler sormak istiyorum. Dünyaya geliş zamanınızı belirtirken “bu muazzam tuhaflıklarla dolu dünyaya adım atışı” ifadesini kullanmışsınız. Dünya şu an sizin için nasıl bir yer? Onunla nasıl uyumlanıyorsunuz? Büyüme şeklimle ilgili biraz tuhaf bir geçmişim var. Şu anda dünyaya bakışımda %50’ye %50 bir denge var çünkü New York ve Londra’da büyüdüm, hayatımın ilerleyen dönemlerinde ise İstanbul’da yaşamaya başladım. Bu durum, bir ayağımın hep Doğu’da, diğer ayağımın ise Batı’da olması demek. Ancak artık dünyanın daha çok benim şartlarıma göre şekillendiğini düşünüyorum. Dünyanın bana nasıl bir hayat yaşamam gerektiğini dikte etmesine izin vermek yerine, içinde yaşamak istediğim dünyayı kendim sahipleniyorum.
51 yaşında olduğum için artık hangi projelerde, hangi yerlerde ve nasıl bir ruh hâlinde olmak istediğimi çok iyi biliyorum. Artık çok daha bilge olduğumu ve sanatımı (örneğin bir film aracılığıyla) ifade etmek için belirli projeleri ya da belirli yolları özellikle seçtiğimi söyleyebilirim. Nitekim yakın zamanda, çok yakında prömiyeri yapılacak olan BabaZula’nın yeni müzik klibini yönettim. Dolayısıyla sanatımı aktarmak için DJ’lik, VJ’lik, yönetmenlik, ahşap oymacılığı, baskı resim, sokak sanatı ve grafiti gibi farklı yollar seçiyorum. Yani şu anda dünya; ihtiyaçlarıma ve hayatımı nasıl yaşamak istediğime göre son derece optimize edilmiş, bana göre uyarlanmış durumda.
Yaşamınızın erken dönemleri kültürel ve sosyal olarak birçok farklı unsurla kuşatılmış. O dönemleri nasıl hatırlıyorsunuz? Bugün inşa ettiğiniz sanat dünyanız, oradan ne gibi bilgileri çağırıyor?


New York ve Londra’da geçen çocukluk yıllarım, zihnimin en plastik, en alıcı olduğu dönemde çok katmanlı bir görsel ve kültürel altyapı inşa etti. Henüz 10 yaşındayken İstanbul’a adım atmak ise bu birikimi kentin kendine has dokusuyla yeniden şekillendirdi. Erken dönemdeki bu seyahatler ve coğrafi geçişler bana hep bir “%50’ye %50 vizyon” kazandırdı. Sanat üretimimin temelinde bu çift taraflı bakış açısı yatar. Sloganımın da özetlediği gibi: “Same sight, different vision” (Aynı bakıyoruz, farklı görüyorum).
Türkiye’de yaşamayı ve üretmeyi seçmek; dışarıdan gelen bir gözün mesafesini, yerel olanın derinliği ve samimiyetiyle harmanlamama olanak tanıyor. Türk argosu, mizahı ve gündelik yaşamın o incelikli detayları benim için tükenmez bir ilham kaynağı. Bu unsurları sanatımda yeniden yorumlamak, buradaki diğer yabancı sanatçılardan ayrışmamı ve hibrit bir estetik dil yakalamamı sağlıyor.
İstanbul’a gelmek yaşamınızda büyük bir kırılma yaratmış. Bu kırılma size nasıl bir yön tayin etti? Oradan oraya savrulan yaşamınızda, size kök sunduğuna inandığınız bir yer oldu mu?Dünyanın bir çocuğu olmak; vizyonumu açmama ve olaylara farklı bir perspektiften bakmama her zaman yardımcı oldu. Dolayısıyla farklı kültürleri deneyimlemenin benim için büyük bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Ailemin büyük kısmının Miami’de yaşaması, annemin İstanbul’da Ermeni bir Türk; babamın ise Yahudi bir birey olması, olayları çok farklı bir açıdan ele almamı sağladı. Özellikle annemin Türkiye’de Ermeni olması, hayata bir yabancının gözünden, farklı bir perspektiften bakmama zemin hazırladı. Sanatımda bağ kurduğum noktaların da bunlar olduğunu düşünüyorum.